edebiyatokyanus
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  YAZILAR
  => Attila İlhan Şiiri-DoDoç.Dr. Yakup ÇELİK
  => Bunalım Edebiyatı ve Modernizmin Sorunları-Svetlana Uturgauri
  => Karagöz'e Ezgi-Satı Erişen
  => Orta Oyunu Eksikliği-Nihal Türkmen
  => Orta Oyunu ve Karagöz-Nihal Türkmen
  => Dilin Yapısı ve Toplumun Yapısı-Emile Benveniste
  => Türkçe Metinlerde Bağdaşıklık ve Tutarlılık-İrem Onursal
  => Asansörle Yükseltilmek İstenen Çukurlar-Can Yücel
  => KÜLTÜR VE ÖTESİ-Cemil MERİÇ
  => Türkoloji-Cemil MERİÇ
  => Tevfik Fikret ve Batı Retoriği-Rıza Filizok
  => Estetik tarihimize bir bakış-Arslan Kaynardağ
  => MÜRSEL MECAZ-Rıza FİLİZOK
  => Başlıca Dil Bilimi Akımları-Prof.Dr. Rıza FİLİZOK
  => ZİYA OSMAN SABA’NIN NEFES ALMAK ADLI ŞİİR KİTABINDA -Yrd. Doç. Dr. Safiye AKDENİZ
  => HİKAYE VE ROMANDA “ANLATICI”YA GÖRE METİN TİPLERİ, - Yard. Doç. Dr. Safiye AKDENİZ
  => GÖSTERGEBİLİM-Yard. Doç. Dr. Mustafa Ö Z S A R I
  => TÜRKİYE'NİN ÖNEMİ-Emre Kongar
  => KÜRESELLEŞME VE KÜLTÜREL FARKLILIKLAR ÇERÇEVESİNDE ULUSAL KÜLTÜR-Prof. Dr. Emre Kongar
  => TÜRKİYE'NİN KÜLTÜREL ÖZ-ANLAYIŞI: AVRUPA BİRLİĞİ İÇİN BİR ZENGİNLİK-Emre Kongar
  => BARIŞ KÜLTÜRÜ VE DEMOKRASİ-EMRE KONGAR
  => GOP NEYİ AMAÇLIYOR, NEYİ GERÇEKLEŞTİREBİLİR-EMRE KONGAR
  => YENİ EMPERYALİZM, HUNTINGTON VE ELEŞTİRİSİ-Emre Kongar
  => KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA TÜRKİYE-Emre KONGAR
  => DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ SORUNLARI-Emre Kongar
  => AVRUPA BİRLİĞİ'NE "ONURLU VE BAŞI DİK" GİRİŞ NE DEMEK-Emre Kongar
  => TOPLUMSAL VE SİYASAL GELİŞMEMİZİ ETKİLEYEN MARKALAR-Emre Kongar
  => KÜRESELLEŞME, MİKRO MİLLİYETÇİLİK, ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK, ANAYASAL VATANDAŞLIK-Emre KONGAR
  => NİYAZİ BERKES'DE ÇAĞDAŞLAŞMA KAVRAMI-Emre KONGAR
  => KEMAL TAHİR-Hilm Yavuz
  => OYUNLARIM ÜSTÜNE-Nazım Hikmet
  => OYUN YAZARI OLARAK-Ataol Behramoğlu
  => POPÜLER EDEBİYAT- M. Orhan OKAY
  => HER SÖZ BİR ŞEY SÖYLER-Feyza HEPÇİLİGİRLER
  => Tiyatronun Kökeni, Ritüel ve Mitoslar
  => ROMANDA KURMACA VE GERÇEKLİK
  => Fuzûlî’nin Hikaye-i Leylâ ve Mecnun’u
  => SEZAİ KARAKOÇ ve HİS “;KAR ŞİİRİ”;-Selami Ece
  => İSTANBUL’UN AHMED MİDHAT EFENDİNİN ROMANLARINA TESİRİ
  => AHMET MİDHAT’A ATFEDİLEN BİR ESER: “HÜKM-İ DİL” VE MANASTIRLI MEHMET RIFAT
  => CEZMİ ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
  => "EDEBİYATEĞİTİMİ"NDE "EDEBÎ METİN"İN YERİ VE ANLAMI
  => Mustafa Kutlu ve Rüzgârlı Pazar
  => BİR BİLİM ADAMININ ROMANI” ÜZERİNE GEÇİKMİŞ BİR TAHLİL
  => ÖLÜMÜNÜN 50. YIL DÖNÜMÜNDE
  => “MİT”TEN “MODERN HİKÂYE” “HİKÂYE”NİN SERGÜZEŞTİ
  => EDEBİYAT DİLİ/EDEBÎ DİL
  => BİR NESLİN VEYA BİR ŞAİRİN ROMANI: MÂİ VE SİYAH
  => İSTİKLÂL MARŞI’NIN TAHLİLİ
  => CAHİT KÜLEBİ
  => TEVFİK FİKRET’İN ŞİİRLERİNDE TRAJİK DURUM
  => MEHMED RAUF’UN ANILARI yahut EDEBÎ HATIRALARIN YAYIMI ÜZERİNE BİR DENEME
  => MEÇHUL BİR AŞKIN SON NAĞMELERİ: TEVFİK FİKRET’İN “TESADÜF” ŞİİRLERİ / YARD. DOÇ. DR. NURİ SAĞLAM
  => Tarihsel Romanın Eğitimsel İşlevi
  => ALIMLAMA ESTETİĞİ VE EDEBİYAT ÖĞRETİMİ1
  => Tanzimat Dönemi Oyun Yazarliginda Batililasma
  => SİNEMA VE EDEBİYAT TÜRLERİ
  => EDEBİYAT EĞİTİMİ, ESTETİK BİR HAZZIN EDİNİMİ
  => EDEBÎ TENKİT
  => ADALET AĞAOĞLU’NUN DAR ZAMANLAR ÜÇLEMESİNDE KİMLİK SORUNU
  => Halit Ziya ve Mehmet Rauf'un hayatları ile romanları
  => YAZIN VE GERÇEKLİK
  => MİLLÎ EDEBİYAT
  => HECE-ARUZ TARTIŞMASI/ Arş.Gör.Oğuzhan
  => AHMET HAŞİM’İN ŞİİRLERİNDE ATEŞİN DİLİ / ARŞ. GÖR. VEYSEL ŞAHİN
  => ROMAN TEKNİĞİ BAKIMINDAN YABAN
  => TANZİMATTAN GÜNÜMÜZE COCUK EDEBİYATI
  => KADIN VE EDEBİYAT
  => Şiirin Temel Özellikleri-Christopher Caudwell
  => EDEBİYAT EĞİTİMİ: HERMENEUTİK BİR YAKLAŞIM Vefa TAŞDELEN
  => VOLTAİRE VE ROUSSEAU ETRAFINDA AYDINLANMA ÇAĞI FRANSIZ YAZINI
  => TÜRKİYE’DE ULUSAL KÜLTÜR TARTIŞMALARI BAĞLAMINDA ÇAĞDAŞ UYGARLIK SORUNU
  => EDEBİYATIN DİLİ ÜZERİNE
  => TARİHİN SINIFLANDIRILMASI
  => Türk Milletini Uyandıran Adam: Attila İlhan
  => EDEBİYAT DERSLERİNİN İÇERİĞİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ KONUSUNDA
  => "Yalancı şöhretlerin Gerçek Yüzünü Ortaya Koydum"-Hilmi Yavuz
  => AVRUPA BİRLİĞİNİ YARATAN NEDENLER VE TÜRKİYE Metin AYDOĞAN
  => DİVAN ŞİİRİYLE HALK ŞİİRİNDE ORTAK BİR SÖYLEYİŞ BİÇİMİ
  => divan şiirindeki sevgili tipini alaya alan bir roman
  => ALIMLAMA ESTETİĞİ VE EDEBİYAT ÖĞRETİMİ
  => BAĞLANMA VE ÇELİŞKİ
  => Antik Çağ’da Tarih Yazmak
  => TARİHÎ ROMANDA POST-MODERN ARAYIŞLAR
  => Kültürel Batılılaşma
  => GARPÇILAR VE GARPÇILAR ARASINDAKİ FİKİR AYRILIKLARI
  => Harf Devrimi Üzerine Yeniden Düşünmek
  => EDEBİYAT ÖĞRETİMİNDE WALDMANN MODELİ
  => KEMÂL AHMED DEDE VE TERCÜME-İ MENÂKIB-IMEVLÂNÂ’SI
  => TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ İÇERİSİNDE URDUCA
  => Avrupalılaşmak mı, Avrupalılaştırmak mı?CEMİL MERİÇ
  => ŞAİRANE BİR ÇEVİRİ yahut TOPLUMBİLİMİN SERÜVENLERİ Cemil MERİÇ
  => 47 LİLER YAHUT BİR ROMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
  => ZAMAN, ZAMAN – I TERAKKİ Cemil Meriç,
  => Kırk Ambar (Cilt1)
  => KADIN RUHU, Cemil Meriç
  => Umrandan Uygarlığa-C.Meriç
  => Balzac’tan önce modern roman-Cemil Meriç
  => ARİSTARK’LA ZOİL-c.meriç
  => ELİNDE CENNET AÇAN ZEND AVESTA- c.meriç
  => SELEFÎLİK–SÛFÎLİK VE ÂKİF-SÜLEYMAN ULUDAĞ
  => Mehmet Âkif- Mâhir İz’e Yazdığı Mektuplar
  => DİDO SOTİRİYU’NUN ROMANI GİBİ BİR ROMANIMIZIN OLMAYIŞI
  => HİLMİ YAVUZ’UN DENEMECİLİĞİ
  => İRONİ KAVRAMI, GERÇEKÜSTÜCÜLÜK VE ERCÜMEND BEHZAD LAV ŞİİRİ ÜZERİNE
  => OKUNAMAYAN ROMANLAR
  => Gelenekçilik Geleneğe Dahil Değil
  => Türk Tiyatrosunda İronik Söz, İronisiz Metin
  => Postmodernist İroni
  => NÂZIM HİKMET ŞİİRİNİN SİYASİ ETKİLERİ
  => NÂZIM HİKMET ŞİİRİNDE SİNEMASAL ÖĞELER
  => Savaş
  => Newton, Goethe ve Sosyal Bilimler
  => Bir Afyon (!) Olarak Diktatörlükten Demokrasiye Futbol
  => Adorno Yüz Yaşında
  => Theodor Adorno: Kültür Endüstrisini Yeniden Düsünürken
  => ADORNO'NUN KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ KAVRAMI ÜZERİNE
  => ADORNO’NUN KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ KAVRAMI ÜZERİNE
  => Frankfurt Okulu
  => TARİHİ MADDECİLİK VE KAPİTALİZM - ÖNCESİ TOPLUMLARASYA TOPLUMU - FEODALİTE Asaf Savaş AKAT
  => POSTMODERNİZM GEÇ KAPİTALİZMİN KÜLTÜREL MANTIĞI
  => Postmodernizm Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı 2
  => Postmodernizm Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı 3
  => DİMİTRİ KANTEMİR'İN DOĞUBİLİM ARAŞTIRMALARINA KATKISI Georges Cioranesco
  => DİMİTRİ KANTEMİR'İN DOĞUBİLİM ARAŞTIRMALARINA KATKISI Georges Cioranesco 2
  => II. MEŞRUTİYET'TE SOLİDARİST DÜŞÜNCE: HALKÇILIK Zafer Toprak
  => II. MEŞRUTİYET'TE SOLİDARİST DÜŞÜNCE: HALKÇILIK Zafer Toprak 2
  => Türkoloji Araştırmaları Makaleler Veritabanı
  => Yeni Makaleler
  => Türkoloji Araştırmaları Dergisi
  => Türkoloji Makaleleri
  => ŞAİR DUYARLILIĞI Afşar TİMUÇİN
  => Yazılar.....
  => SEÇME YAZILAR
  => EDEBİYAT Tez / Makale / Kitap ara
  => Orhan Pamuk: Babamın bavulu Nobel konuşması
  => PiVOLKA'da Çıkan Yazılar
  => Amin Maalouf Üstüne
  => Öykünün Yüzyılı /Feridun ANDAÇ
  => Cumhuriyet Dönemi Türk Felsefesinde Bir Hareket Noktası Olarak Teoman Duralı-oktay taftalı
  => Sofist Bilgeliğin "Empirist" Dayanakları Üzerine 0.TAFTALI
  => Birlik ve Liderlik Hayalleri O.TAFTALI
  => Eğitilemeyen Bir Varlık Olarak İnsan O.TAFTALI
  => Çağdaş Bir Tarım Toplumuna Doğru O.TAFTALI
  => Sosyo-Politik Bağlamda Bir Dekadans Olarak Bilgi Toplumu O.TAFTALI
  => Aşkla Varolan Hayatlar O.TAFTALI
  => Batı Medeniyetinin Mutsuz Çocuğu Entelektüel O.TAFTALI
  => Nihat Genç Yazıları
  => Batılı Tarih Bilimi ve Tarihin Mantığı
  => Bir Hayat Alanı Olarak Aile O.TAFTALI
  => Bir Savaşın Kavramları Üzerine
  => Çalışma ve Erdem Kavramları Arasındaki İlgi Üzerine O.TAFTALI
  => Değer Üreten Hayatlar
  => Doğu'nun Hayal Ülkesi O.TAFTALI
  => Dostlukla Yükselen Hayatlar O.TAFTALI
  => Şiirimizin Hazin Sonu O. TAFTALI
  => Soğuk ve Sıcak Hayatlar OKTAY TAFTALI
  => Yalanın Fenomenolojisi O. TAFTALI
  => Günümüzde Medya Kılavuzluğu - Günümüzde Medya Kılavuzluğu
  => Ermeni Meselesinin Kökenini Batının Irkçılığında Aramak Lazım Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
  => Osmanlı’dan Lozan’a Musul-Kerkük
  => “Sözümü Tutamadım, Artık Yaşayamam” Turhan Feyizoğlu
  => Gerilla Mustafa Kemal ve Türk Yurtsever Kurtuluş Hareketi Turhan Feyizoğlu"
  => SİYASİ TARİH YAZILARI -YEREL TARİH YAZILARI
  => Yazarlar - yazılar
  => TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂRLIĞIN DÜŞÜNSEL - SİYASAL TEMELLERİ
  => yazılar 1
  => yazılar2
  => türk dünyası
  => Derin devlet
  => YAZILAR,
  => SOSYOLOJİ.
  => YAZILAR,,.
  => TANZİMAT DÖNEMİ
  => İdealizm-Realizm
  => Cemil Meriç..
  => ilhan berk
  => NİYAZİ BERKES’İN TÜRK KİTLE İLETİŞİM TARİHİNE KATKILARI
  => yazılar.
  => yazılar..
  => yazılar,
  => yazılar,,
  => yazılar.,
  => YAZILAR.
  => YAZILAR..
  => YAZILAR-
  => YAZILAR-,
  => yazılar.1
  => y.1
  => y.2
  => y.3
  => y.4
  => y.5
  => y.6
  => y.7
  => y.8
  => y.9
  => y.10
  => y.11
  => y.12
  => y.13
  => y.14
  => y.15
  => y.16
  => y.17
  => y.18
  => y.19
  => y.20
  => y.21
  => y.22
  => y.23
  => y.24
  => y.25
  => y.30
  => y.31
  => y.32
  => y.33
  => y.34
  => y.35
  => y.36
  => y.37
  => y,38
  => y.39
  => y.40
  => y.41
  => y.42
  => y.43
  => y.44
  => y.45
  => y.46
  => y.47
  => İnsan-Mekan İlişkileri
  => SANAT VE ELEŞTİRİ
  => Türkiye’de olumsuz Pierre Loti eleştirileri
  => TÜRKiYE’DE MODERN EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ
  => ATATÜRK,
  => MAKALELER:
  => MAKALELER,
  => yz
  => yz1
  => yz2
  => yz3
  => yz4
  => yz5
  => yz6
  => yz7
  => yz8
  => FRIEDRICH NIETZSCHE’NİN TARİH ANLAYIŞI
  => Edebiyat Nedir?
  => YM1
  => YM2
  => YM3
  => YM4
  => YM7
  => YM8
  => YM9
  => İbn Battûta’da “Ahı” Kelimesi ve Anadolu
  => Simone de Beauvoir: Abjeksiyon ve Eros Etiği
  => Toplumsal Cinsiyet Düzenlemeleri
  => Psikanalitik ve Post-Yapısalcı Feminizm ve Deleuze
  => Tarihsel Bir Perspektif Üzerinden İroni Tür ve Tekniklerinin Gelişimi ve Bazı Uygulama Örnekleri Tarihi Gelişim
  => İroni ve Melankoli*
  => İroni, Nostalji ve Postmodern
  => “Daha İyi Anlamak İçin Daha Fazla Açıklamak” İsteyen Bir Yorumbilimci: Paul Ricœur
  => Kendi (Paul Ricœur Üstüne)
  => Sersemleşme Okulu
  => Osmanlı ve Avrupa Arasındaki Karşılıklı Etkileşimde Etnomaskeleme
  => Antik Yunan Tragedyasının Metafiziği
  => Sonbahar Mitosu: Tragedya*
  => Ayrışma, Çatışma ve Fanatizm
  => Fanatizm İlkelliktir
  => Tuhaf Bir Çocuk
  => Huzursuz
  => Benjamin’in Mistisizmine “Üç Yönlü Yol”
  => Renan, Irk ve Millet
  => Varlık, Benlik, Hatırlayış ve Unutuş Üzerine
  => Hangi Kilidin, Hangi Anahtarı?
  => Romanda Tarih
  => Bugün Psikanalizi Tartışmak
  => Kültürde Bakış
  => 1930 Goethe Ödülü Dolayısıyla Frankfurt Goethe Evi’nde Konuşma
  => Jacques Derrida ve Konukseverlik Sorusu
  => Metafiziğin Kalesi Hakkında Düşünmek
  => Hakların İadesi
  => Modern Etiğin İki Temel Direği Agnes Heller
  => Ezoterizme Genel Bir Giriş
  => Turnanın Semahı, Ezoterizmin Zamanı: Bektaşi ve Alevi Zaman Kavrayışla
  => Yeni sayfanın başlığı
  => Ulus-Ötesinden Hukuka Bakmak: Jürgen Habermas
  => Yeni Perspektifler Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz
  => Orlan: Kırılan Ten Kubilay Akman
  => Pusudaki Ten, Vice Versa
  => Cimri ve Çöp Arasındaki Güçlü İlişki Üzerine
  => Demokrasi Kavramı Üzerine Hayli Spekülatif Bir İrdeleme
  => Benim Çöp Bayramım
  => Kamu Yeniden Kurulurken Kadınlara Ne Olacak?
  => Sonsuzluğun Sınırında: Immanuel Kant
  => Kant ve Üniversite İdeası
  => İki Yüzüncü Ölüm Yıldönümünde: Immanuel Kant ve Kantçılık
  => Kant ve Yeni Kantçılık
  => Otuz Beşinci Gece: Ruh, Can, Hayat, Ölüm, Akıl ve Öte Dünya Üzerine1
  => Ölüm Üzerine Tıbbi Çeşitlemeler
  => Ölüme Karşı Ölüm
  => Avrupa İçin Yeni Bir Ethos Üzerine Düşünceler
  => Avrupa ve Ötekileri
  => Sûfî Şiirinin Poetikası
  => Byron ve Romantiklik
  => Kötülük Toplumu ve Biçimin Muhalefeti
  => Balkanlar: Metaforların Çarpıştığı Bir Savaş Alanı
  => Badiou: Etik Üzerine
  => “Semen est Sanguis" Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Kan
  => Âdet Kanaması Tecrübesi: Sınırlar ve Ufuklar
  => Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi
  => Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken
  => Adorno ve Tanrının Adı
  => Kant, Adorno ve Estetiğin Toplumsal Geçişsizliği
  => Adorno ve Berg
  => İbn Battûta Seyahatnamesi
  => Irak Savaşı ve Sivil Etkinlikler
  => Yamalı Çelişkiler Semti: Saraybosna'dan Yenibosna'ya
  => Halkla Birlikte Bir Çağdaş Kent Söylemi Üzerine
  => Yeni Dünya Düzeninin Sonu?
  => Selçuklular Anadolu’da
  => Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubâd Dönemine (1220-1237) Bir Bakış
  => 13. Yüzyılın Başında Anadolu’da Ticaret
  => Selçuklular Döneminde Anadolu’da Felsefe ve Bilim (Bir Giriş)
  => Nietzsche ve ‘Akla’ İsyan
  => Bizans Manastır Sistemine Giriş
  => Öğrenci Radikalizmi Üzerine Düşünceler
  => 1968’i Yargılamak ya da 68 Kuşağına Mersiye
  => “Gelecekte İnsanlara Çok Güzel Görüneceğiz”
  => Nevroz, Psikoz ve Sapkınlık
  => Üniversitede Psikanaliz Öğretmeli miyiz? Sigmund Freud
  => Psikanalist Kimdir?
  => Nerelisiniz?
  => Irak’a Kant Çıkarması
  => Bizans Şaşırtıyor
  => 12 eylül dosyası
  => FETHİ NACİ: Cesur, Gerçekçi Ve Halkçı... İzzet Harun Akçay
  => SON OKUDUKLARIM- İzzet Harun Akçay
  => Sabahın yalnız kuşları-İzzet Harun Akçay
  => Bir Portre - Cahit Sıtkı TARANCI - Şükran KURDAKUL
  => ŞİİR NEDİR? Cahit Sıtkı TARANCI
  => Afşar TİMUÇİN - Şair Duyarlığı
  => Ahmet KÖKLÜGİLLER - Karacaoğlan'ın Yaşamı ve Şiirleri
  => Atilla ÖZKIRIMLI - Dadaloğlu ve Çevresi
  => Aysıt TANSEL - Metin Eloğlu
  ARAŞTIRMA-İNCELEME
  SÖYLEŞİ
  DENEME
  ATTİLA İLHAN
  ATTİLA İLHAN-KÖŞE YAZILARI
  E-KİTAP
  ANSİKLOPEDİK
  SATRANÇ VİDEO DERSLERİ DÖKÜMANLAR
  SATRANÇ OYNA
  ŞİİR
  DİL ANLATIM TÜRK EDEBİYATI - LİSE KAYNAK
  EDEBİYAT RADYO
  EDEBİYATIMIZDA ŞİİR ROMAN ÖYKÜ (dinle)
  100 TEMEL ESER (dinle)
  100 TÜRK EDEBİYATÇISI (dinle)
  SESLİ KİTAPLAR
  FOTOĞRAF ÇILIK
  E-DEVLET
  EĞİTİM YÖNETİMİ DENETİMİ
  RADYO TİYATROSU
  ÖĞRETMEN KAYNAK
  EDEBİYAT TV
  SÖYLEŞİLER - BELGESELLER TV
  RADYO KLASİK
  TÜRKÜLER
  GAZETELER MANŞETLER
  ÖYKÜ ANTOLOJİSİ
  DERGİLER - KİTAPLAR - KÜTÜPHANELER
  E-DERGİ
  KİM KİMDİR BİYOGRAFİLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  İLETİŞİM
  EDEBİYAT OKYANUS
Bunalım Edebiyatı ve Modernizmin Sorunları-Svetlana Uturgauri


BUNALIM EDEBİYATI
ve
MODERNİZMİN SORUNLARI

Svetlana Uturgauri


 

www.edebiyatokyanus.tr.gg

 

 

 5O'li yılların ortalarında Türk edebiyatında, moderniz-min estetik ilkelerini benimseyen ve Batılı öznel idealist felsefi yaklaşımların etkisi altında bulunan bir grup sanatçı ortaya çıkmıştır. Avrupa sanatı açısından genel bir nitelik haline gelen deneme merakı ve yeni ifade biçimleri arayışı, onların yapıtları açısından da ayırt edici çizgi durumundadır. Fransız "yeni roman" okulunun mektup tekniği grupta özel bir ilgi uyandırmıştır. Gerçi bunlar kayda değer bir roman üretememişlerdir. Ancak "yeni romansın bazı yöntemlerini, örneğin "bilinç akımı" biçiminde yansıtılan iç monologu kullanarak bu okulun çizgisinden ilerlemişler, kısa nesir türleri yaratmışlardır. Fransız yazarlarının daha sonraki dönemlerde ortaya koydukları denemeler - "yeni yeni roman", "Tel kel grubu metinleri" ve ötekiler - Türk yazarlarının ilgisini çekmemiştir. Bu denemeler daha kısa süreli, daha az verimli olmuştur.

Türk eleştirmenler, edebiyatlarındaki modernist akımı, çoğunlukla Franz Kafka, Albert Camu, Jean Paul Sart-re ve Simone de Beauvoir'un isimleriyle bağlamaktadır. Bu yaklaşımın dayanaktan yoksun olduğu söylenemez. 20. yüzyılın pek çok ulusal edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da egzistansiyalizm, gerçekten de bu yazarların yapıtlarıyla bağlıdır. Türk sanatçıları arasında egzistansiyalizmin popüler olmasının nedeni, bu edebiyat akımının burjuva ahlâk anlayışına karşıt bir ahlak yaratmanın bir insan hakkı olduğunu ilan etmesi, burjuva toplumuna karşı isyancı yaklaşımı desteklemesidir. Şu da unutulmamalıdır ki, egzistansiyalistler Marksizme yabancı kalmamışlar, ona bağlılıklarını ifade etmişlerdir. Kuşkusuz bu durum, köklü toplumsal değişikliklerden yana olan, kişiliğin sosyal ve ruhsal yönden ezilmesine tepki gösteren genç yazarları etkilemiştir. Ancak net bir politik ve ideolojik konuma sahip olmayan bu yazarlar, içinde bulundukları sosyal çevrenin küçük burjuva dünya görüşünü aşamamışlardır. Öznel olarak, kendilerini çevreleyen dünyadan nefret eden bu genç aydınlar, nesnel olarak, ortaya koydukları sanatla, tıpkı Avrupa modernistleri gibi, reddettikleri dünyanın bir parçası haline gelmişlerdir.

Egzistansiyalizmin fikirleri Doğu ülkeleri edebiyatlarında değişik biçimlerde kırılmaya uğramıştır. Türk modernist edebiyatı egzistansiyalizmin belli başlı çizgilerini içermektedir; ancak o yalnızca bir sanat akimi değil, aynı zamanda belirli bir toplumsal olgudur. Bu akım, ülkenin sosyal-politik yaşamındaki faktörlerin karmaşık yapısından doğmuş ve sanatçılar arasında küçük burjuva aydınlarının ruhsal bunalımını yansıtmıştır. Akımın "bunalım" edebiyatı olarak adlandırılması da bunu göstermektedir. "Bunalım"; hem "kriz", hem "zorlanma", hem "sıkışma", hem "ezilme", hem "bastırılmış halde olma" ve hem de "psikolojik olarak tehlikeli bir durumda bulunma" anlamlarını taşımaktadır. ("Bunalım" akımı semantik acıdan net bir karşılığa sahip olmadığı için, biz onu "yabancılaşma edebiyatı" olarak niteliyoruz; bu, gerek yazarların dünya görüşünü, gerekse de onların yapıtlarındaki dünya ve kişilik modellerini en iyi ifade eden nitelemedir.)

Bu nedenle "bunalım" edebiyatını yalnızca modaya uyma, Batı'yı taklit etme çabası olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Belki bu değerlendirme, onların moder-nizme dayanan ürünlerinden söz ederken kullanılabilir; ama Oktay Akbal, Leyla Erbil, Demir Özlü, Demirtaş Ceyhun gibi yetenekti ve özgün sanatçıların yapıtları gözönü-ne alındığında tümüyle geçersizdir.

Egzistansiyalizmin fikirsel etkisi, önemli ölçüde, Türkiye'nin, özellikle de 50'li ve 6O'lı yıllardaki tarihsel durumuyla ve ruhsal atmosferiyle bağlıdır. 1960 Mayısında gerçekleştirilen devlet darbesi beklenen sosyal sonuçlan do-ğurmamıştır. Bu durum küçük burjuva aydınlar arasında derin bir düşkırıklığı yaratmıştır. Karmaşık ve dinamik bir yapı taşıyan toplumsal-politik yaşamı doğru değerlendirme yeteneği olmayan, kendi tavrını belirlemesini, tarihsel perspektifleri yakalamasını beceremeyen ve sosyal ilerleme inancını yitiren küçük burjuva aydınlar ruhsal bir yıkım içinde kalmışlardır. Bu durum onların egzistansiyalist ve Freudcu fikirlere ilgi duymalarına yol açmıştır.

Modernist akımın tarihsel gelişim sürecinin incelenmesi şunu ortaya koyuyor: 50'li yılların ortalarında yeniden çıkmaya başlayan "Mavi" dergisi çevresinde birleşen genç nesir yazarlarından oluşan küçük sayılabilecek bir grup {Orhan Duru, Ferit Edgü, Özdemir Nutku ve ötekiler) realizmin estetik anlayışını eleştirmeye başlamışlardı. Realizmi ise Orhan Kemal, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Yaşar Kemal gibi ünlü yazarlar temsil etmekteydiler. Bu yazarların yapıtlarını ele alan modernistler, "yenik ve kendi görüşlerine göre "gerçek realist edebiyat"ın ilkelerini oluşturdular. Onların inancı, toplumsal sorunların "gerçek realistler"i etkilememesi, bunun sosyologların ve politikacıların ilgi alanı olduğu, bu tür sorunların yalnızca insanla sanatçıyı birbirinden kopardığı yolundaydı. Bu yazarlar açısından önemli olan "dış gerçeklik" değil, "iç gerçeklikti, yani insanın iç dünyasıydı. Ama "iç gerçekliğin derinlikleri" arıtılmış bir sanatın konusunu oluşturduğuna göre, onu elit bir okuyucu grubuna sunmak gerekiyordu. Bu "yeni edebiyat”ın kurucuları ortaya koydukları programla özünde, realizmin ana ilkelerini reddediyorlar; gerçekliğin ve kendisini çevreleyen dünyayla çok çeşitli ilişkiler içinde bulunan insan kişiliğinin doğru bir biçimde yansıtılmasını yadsıyorlardı. İnsanın varoluşuyla ilgili karmaşık sorunlar yumağını, çağdaş kapitalist dünyada insanın yalnız kalması sorununa indirgiyorlardı.

"Bunalım" adını alan bu "yeni edebiyat" 6O'lı yılların başlarında bağımsız bir akım haline geldi.

Konunun biraz dışına çıkarak şunu söyleyelim ki, sosyal sorunlardan kopukluk, yalnız insanın iç dünyasının, duygularının ve ruh halinin yansıtılması, 20'li yılların sonuyla 30'lu yılların başında varolan ve uzmanların düşüş edebiyatı olarak değerlendirdikleri edebiyat akımının sözcülerine de özgüydü.(1) Bu akımın en önde gelen temsilcileri Ahmet Haşim (1884-1933) ve Necip Fazıl (doğ. 1905) adlı şairlerdi. Onların şiirlerinin özgün yönlerini inceleyen İsmail Habib, onları Nazım Hikmet'in şiirleriyle karşılaştırarak şöyle diyor: "Nazım Hikmet'in san'atını terse çeviriniz, ve o ters san'atın bütün inceliğini tebellür ettiriniz, bundan Necip Fazıl'ın sanatı görülür; onun muhayyilesi Çin ü Meçini, Hind ü Sindi dolaşmaktadır; bunun kâinatı kendi kalbinin ışıklarından ibaret. O, kulağını dünya işlerine çevirmişti, bu kulağını sadece kendi ruhunun sesine tutuyor, bundan başka türlü sada bekleyemeyiz."(2) Biz buna, o sadanın geleceği ruhun yalnız bir insan ruhu olduğunu ekleyelim. Söz konusu şairlerin sanatsal yeteneklerinin tüm boyutlarına karşın, ortaya koydukları sanat, her zaman için son derece bireyci, mistik, dünyaya sübjektivist yaklaşımlarını yansıtan karmaşık sembollerle dolu olarak kalmıştır. Onlar insanı yalnızlığa mahkûm eden dünyaya karşı protesto noktasına gelememişler, insanın varoluşunun çözümsüzlüğü fikrini ileri sürmüşlerdir. Daha ileride göreceğimiz gibi "bunalım" edebiyatının temsilcilerini daha farklı bir yol bekliyordu.

Türk ve yabancı yazarların makalelerinde ve araştırmalarında, "bunalım" edebiyatının ortaya çıkış olgusuyla bağlı olarak farklı görüş açıları dile getirilmektedir. Örneğin, Ahmet Kabaklı, yabancılaşmanın ülkesine özgü bir olgu olmadığı, dolayısıyla da, Türk edebiyatında doğan bu yeniliğin, yazarlar tarafından tümüyle dışardan, Batı'dan taşındığı kanısındadır.(3)

Tahir Alangu ise tersine, yabancılaşma sorununun Türk ulusal edebiyatı açısından yeni olmadığı ve hattâ geleneksel olduğu görüşünde. Alangu, "yabancılaşma edebiyatı" ile ortaçağın tasavvuf nazmı arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Yeterince ciddi verilere dayanmamasına karşın, Türk sanat bilincinin, yalnız insan konusunda "büyük tecrübe" sahibi olduğu sonucuna varıyor. Dahası, yabancılaşma olgusunun tüm öteki toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de her zaman varolduğunu, çünkü onu yaratan kaynağın insanın bizzat kendi doğası olduğunu ileri sürüyor. Eleştirmenin yorumuna göre yabancılaşma, insanlığın gelişmesinin tüm aşamalarında geçerli olan, tarih dışı nitelikte ve insanlığa özgü bir kategoridir.(4)

Bu "yeni edebiyat" ile ortaçağın tasavvuf nazmı arasında, çağdaş subjektivist felsefeyle ortaçağın dinsel-mis-tik bir İslam öğretisi arasında paralellik kurma ve bu öğretinin Batı'daki egzistansiyalist filozofların "buluşları" açısından daha önceden varolan bir zemin gibi gösterme çabası, Türk aydınlarının belirli bir kesiminde oldukça yaygın olan ve Doğu'nun merkez olarak alınması temeline dayanan fikirlerin bir görünüm biçimi olarak değerlendirilebilir.

Arap felsefesinin ve edebiyatının bazı sorunlarını inceleyen A. Sagadayev, tasavvufçuluğun egzistansiyalizm ruhunda yorumlanışının bir dizi yüzeysel yaklaşıma dayandığını göstermiştir.(5) Örneğin, tasavvuf asketizminin, tüm ağırlığı insanın iç dünyasındaki duygulara verme veya yazgı gücünün her şeye karşı üstün geleceğini ileri sürme özellikleri, egzistansiyalizmin yabancılaşma ve çözümsüzlük anlayışıyla kıyaslanmaktadır. Ancak şu da biliniyor ki tasavvufçu öğretilerde yansıtılan panteist anlayış, varolan dünya ile mükemmel dünyanın birliğini savunmakta ve yeryüzündeki güzellikleri göksel güzelliklerin bir yansıması olarak değerlendirmektedir. Bu, ise özünde, çirkinlikler dünyasındaki parçalanmışlık ve kaos ile kişiliğin mutlak yalnızlığı üzerine egzistansiyalist öğretinin ileri sürdüğü temel tezlerle çelişmektedir.

"Bunalım" edebiyatını, genel olarak, realist olmayan bir düşüş edebiyatı olarak yorumlayan Münevver Bojenska tarafından ilk kez öne sürülen düşünceye göre, bu akım somut tarihsel eğilimi, üstelik çeşitli yönlerden, yansıtmaktadır. "Yabancılaşma edebiyatı"nın Türkiye ortamına özgü niteliklerine işaret eden ve pek çok araştırmacının görüşünü paylaşan Bojenska, akımın ortaya çıkışını Batı'nın etkisiyle açıklamaktadır.(6) "Bunalım" edebiyatına ilişkin böyle bir değerlendirme, bizce de doğrudur; ancak bu aynı zamanda tek yanlı bir yaklaşımdır.

Sovyet ve bazı yabancı araştırmacıların belirttiği gibi, sanatta yabancılaşmanın yansıtılması tek başına bir de-kadans belirtisi sayılamaz. Bu, "Tomas Mann'da ve bazı başka yazarlarda olduğu gibi, realist bir temele de dayanabilir"; ama "realizmin düşüşü, dekadans; yabancılaşmanın, kendisi de yabancılaşmış bir birey konumundan yansıtıldığı yerde başlar";7 yani sanatçının modernist akım İçinde oluşunu belirleyen yalnızca yansıtılan konu değildir; yazarın konuya yaklaşımıdır, tavrıdır, bakış açısıdır.

Genç nesirciler, ön plana Türkiye gerçekliğinin somut durumunu almışlardı. İşte Türk modernizminin özgün yolunu belirleyen ve bu akım içinde derin iç çelişkiler yaratan, önemli ölçüde buydu.

"Bunalım" edebiyatının en yetenekli yazarlarının yapıtları, nesnel olarak topluma yönelik eleştiriyi, onun çöküşünü yansıtan, gerçekliğin hem realist hem de modernist anlayışlarının karmaşık bir sentezi durumundaydı. Daha 50'li yılların öykülerinde realist çizgiler bulmak mümkündür. 6O'lı-7O'li yıllarda toplumsal gelişmelerin etkisi altında, "bunalım" edebiyatının iç çelişkileri keskinleşmiş ve Sevgi Soysal, Erdal Öz, Leyla Erbil gibi yetenekli sanatçıların yapıtlarında realist yaşam anlayışı modernizmin yerini almaya başlamıştır. Leyla Erbil'in yapıtlarında, özellikle de aşağıda inceleyeceğimiz "Çekmece" adlı öyküsünde bu durum çok net gözlenmektedir.

"Bunalım" edebiyatının temsilcileri kendilerini Marksist ve realist olarak değerlendiriyor, etkinliklerini burjuva gerçekliğine karşı bir protesto türü, sanatta ise ifade biçimlerinin yenilenmesi savaşımı olarak değerlendiriyorlardı. Gerçi onların felsefi-estetik ilkeleri (ne derece içten -sübjektif- olursa olsun) söz konusu özlemlerle çelişki içindeydi. Ama yine de böylesi bir yaklaşımı benimsemiş olmaları, onların modernizmden kopmalarında önemli rol oynadı; yaklaşımları, onları toplumun yaşamından yalıtlan-mış olduklarını kavramaya, trajedilerini hissetmeye ve bir çıkış yolu arama çabasına itti.

Türkiye'de aydınların özel bir konumlarının olması bu süreci önemli biçimde etkiledi. Toplumsal-tarihsel gelişmelerin mantığı, ülke aydınlarını sosyal savaşımın ön saflarına sürmüş, onları aktif bir tutum belirleme zorunlulu-ğuyla karşı karşıya bırakmıştı.

60'lı-70'li yıllardaki yoğun politik gelişmeler, gençlerin kitlesel gösterileri, keskinleşen ideolojik savaşım, "bunalım" edebiyatı temsilcilerinin sanatsal arayışlarının çözümsüz olduğunu görmelerine yardım etti.

Bu dönem içinde sanatçılar arasında yaygınlaşan sosyalist fikirler, yalnızca realist yazarların yapıtlarının fikirsel ve estetik düzeyine etki etmekle kalmadı; aynı zamanda dolaylı olarak modernizmin krizini derinleştirdi.

Sonuç olarak "bunalım" edebiyatının iç çelişkileri, toplumsal-politik süreçlerin etkisi sonucu, modernist yazarların, bu düşüş edebiyatının ilkelerinden uzaklaşmalarını getirdi.
Bu yazarlardan en yeteneklileri; çizgilerinin antisos-yalliğini, önemli toplumsal gelişmeleri sanatsal yönden özümsemede yetersizliğini ve sonuçta "hasta bilinci" edebiyatının sınırlı çerçevesi içinde kalmaya mahkûm olan ve hiçbir perspektifi olmayan yapısını net bir şekilde kavrayanlar, modernizme karşı nitelikte, sosyal karakter taşıyan daha büyük bir sanata yöneldiler.

Leyla Erbil, 1971'de yayınladığı "Tuhaf Bir Kadın" adlı öyküde ve 1977'de "Eski Sevgili" adı altında topladığı öykülerinde, aydınların halka hizmet etme yolunda içinde bulundukları arayışı işledi. Adnan Özyalçıner Türkiye emekçilerinin savaşımı konusunu ele aldı. Özyalçıner'in "Grev Bildirisi" (1972) adlı öyküsünün kahramanları bir İstanbul fabrikasında grev yapan işçilerdi. Bu tür yapıtların yazarları, 70'li yıllar "sosyal realizminin temsilcilerinin safla-rındaydılar.

1971'deki gelişmelerle ilgili olarak Erdal Öz'ün "Yaralısın" (1974) ve Sevgi Soysal'ın "Şafak" (1974) adlı romanları, realist nesirde yeni bir akımın, subjektif-psikolojik akımın oluşmasında önemli rol oynadılar.

Kamuran Şlpal, Tahsin Yücel, Bilge Karasu, Cengiz Yörük, Demirtaş Ceyhun ve başka sanatçılar; Sait Faik öykücülüğü geleneği temelinde gelişen sosyal-psikolojik nesir akımına kaydılar.

Demir Özlü bile -ki en tutarlı egzistansiyalistlerden biriydi- 70'li yılların sonunda "Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları" (1979) adlı realist bir roman yayınladı. Özlü,- romanında, sosyalist görüşleri benimsemiş ve aktif politik etkinlik içine girmiş aydınların toplumsal bilinçlerinin transformasyonu sorununu gündeme getirdi.

Yabancılaşma sorunlarından uzaklaşanlardan biri de Necati Tosuner'di. Yazarın Türkiyeli göçmen işçilerin dramatik yazgısını ele alan "Sancı, Sancı" (1979) adlı romanı bunu kanıtladı.

Akımın en yetenekli sanatçılarının realist sanata yönelmeleri, sonuçta, bağımsız bir akım olarak "bunalım" edebiyatının varlığının sona ermesine yol açtı.

"Bunalım" edebiyatındaki insan-toplum karşıtlığı, akımın içinde iki farklı ve aynı zamanda birbirini etkileyen eğilimin olduğunu ortaya koyuyor. Bu akımlardan birisi, genelgeçer bir yabancılaşmış kahraman yaratılmasını çıkış noktası alan Freudcu yaklaşımdan etkileniyor. Bu eğilimin temsilcileri, kahramanı dış çevreden yalıtlamaya, böylelikle dışardan gelebilecek izlenimler yelpazesini olabil-diğince daraltmaya, kahramanın dünyasını kişisel duygularla sınırlamaya çalışıyorlar. Bundan dolayı kahraman, bir zamanlar absürd tiyatrosu lideri Eugene İonesco'nun şu şekilde ifade ettiği entelektüel kahramanı andırıyor: "Gülünç bir yaratık bu, ne melek ne şeytan, evrende ken-dine bir yer bulamıyor."

Freudcu eğilim, en fazla Necati Tosuner'in (doğ. 1944) öykülerinde ortaya çıkmıştır. Yazarın sembolik olarak "Çıkmazda" adını verdiği ilk öykü kitabı 1963 yılında çıkmıştır. Kitabın hemen başında yer alan "Eksik Adamın Çizgileri" adlı otobiyografik öykü, tüm kitabı okumada yararlanılacak bir anahtar olarak kabul edilmektedir. Tosu-ner, özgeçmişindeki olaylardan, onun "ezilmiş insan" psikolojisinin oluşmasına dolaysız etki eden kimi noktaları sergilemektedir.

Bu "itiraf öyküsü", yalnız ve bunalımlı bir insanın monologu niteliğinde, kaygı ve umutsuzluk duygularıyla doludur. Yapıtın orjinalindeki kısa bölümler, kesik kesik ve devrik tümceler sayesinde, her sözcüğün duygusal birikimi ortaya konmakta, yaşamın canlı temposu hissedilmektedir.

"Çocuğun sırtında bir kemik... Daha saklayamadı, söyledi. 'Salıncaktan düşmüştü...' dedi. Adamın kulağına gitti ve dayağı yedi. Bir umut beyaz odalarda şimdi. ...salıncaktan mı düşmüş?... 'Hımmm... önce filmini görelim' denir. Yatırmak mı gerekli? Kimin için hastaneler?... Babası da bir küçük memur... salıncaktan da düşürmesey-diler!... 'Hele alçı korseye alalım şimdilik...' ...Pamuklar, tülbentler ve alçı kokusu..."(8)

Öykünün başında çocukluğu bu şekilde anlatılan kahramanın bilinci, geçen yıllarla birlikte giderek artan ölçüde özürlülük kompleksiyle kaplanmaktadır. Anlatan, kendini karamsar içgüdülerin ve kötümser duyguların etkisine kolayca kaptıran öykü kahramanıyla özdeşleştirerek, azap verici bir özeleştiri süreci içinde, kendi yalnızlığının kaynaklarını ortaya çıkarmaya çalışmakta ve sonuçta, genel olarak insanın iletişimine kapalı bir yapısı olduğu yargısına varmaktadır. Yazar bunu, insanın saldırgan içgüdü-leriyle bağlı bir olgu olarak açıklamaktadır. İnsanın bünyesinde doğuştan varolan benmerkezcilik, onların içinde yaşadıkları toplumun yasalarını da önceden belirlemektedir (orman yasaları). İnsanların yapısında egoizm bulunduğu ve başkalarının dertlerine karşı kayıtsız kaldıkları düşüncesi, Necati Tosuner'in dünya anlayışı acısından programatik önemde bir iddiaya dönüşmektedir. Bu iddiaya göre vicdan ve iyilik, biyolojik doğası gereği insana yabancıdır. Tosuner şöyle yazmaktadır: "Ben insanların içindeyken de bir şey değişmedi. Mutsuzluğumu kırbaçlamaktan başka bir şeye yaramadı insanlar. Ve bana acı çektirmekten başka hiçbir şeye..."(9)

Öykünün bitiminde, kahraman, acımasız bir insan olduğundan dolayı kendini cezalandıracak olan görünmeyecek bir yargıç önünde savunmasını yapıyor. Yaptığı tüm kötülüklerden dolayı insanları suçlayan kahraman nefretle haykırıyor: "İnsanları Öldürmeli... Öldürmeli insanları... Topunu birden Öldürmeli... Ya da tek tek yüzlerine tükür-meli insanların... En iyisi bu, tek tek yüzlerine tükürme-li... Tükürmeli insanların yüzlerine."(10)

İnsanın, doğuştan sahip olduğu içgüdülerin erki altında bulunduğu ve bu erkin yok edilmesinin mümkün olmadığı, dolayısıyla kişiliğin sosyal olduğu yolundaki inancı, Tosuner'i, yaşamın sanatsal açıdan incelenmesini reddetmeye götürüyor. İnsan-toplum sorunu tek bir biçimde çözülüyor: İnsan kendi "ben"inin kurbanı oluyor. Ama "bunalım" edebiyatının özelliklerini anlamakta büyük önem taşıyan bir konu burada da kendini gösteriyor: Tosuner, kişiliğin sosyal bağımlılığını yadsımıyor, yalnızlığı bir kaçınılmazlık, bir kader olarak düşünmüyor. Dahası, yaşam koşullarının değişmesinin olanaklı olduğunu kabul ediyor. Ama bunu insanın davranış biçimlerine dolaysız bağlı bir konu olarak görüyor. Yazara göre, "benmerkezciliği aşmadan başka şeyleri aşmak mümkün değildir". Bununla birlikte yıkıcı içgüdülere karşı savaş açan Tosuner'in kanısına göre, "doğa her şeyin sonuna kadar çözümlenmesine asla izin vermeyecektir" ve "aşılamayan bazı şeyler kalacaktır."

Sonuç olarak Tosuner, insanın yabancılaşmasının nedenlerinin onun biyolojik dünyasında gizlendiğini öngören, böylece bireyci bilincin en uç biçimleri açısından karakteristik düşünce olan "bir insanın öteki insanları anlamaya yetenekli olmadığı" düşüncesini yansıtıyor ve bu düşünceyi mutlaklaştınyor. Yapıtlarında ulusal özellikleri ve toplumsal ilişkileri olmayan özgün bir kişilik yaralıyor; modernist edebiyat açısından tipik sayılabilecek bir kişiliktir bu. Tosuner'in öykü kahramanları özünde, onun otobiyografik öyküsünün "ezilmiş insansından ayrılmıyor. Bu, özeleştiri içinde boğulmuş isimsiz genç bir entelektüeldir. Ayrıca yazarın öyküleri zaman kavramından yoksundur, kahramanın ulusal ve sosyal kimliği bile belirsizdir. Eleştirmen Naci Çelik, bu tür yapıtların uzun yıllar sonra Türk edebiyatı alanında uzman bir kişi tarafından okunulduklarında, yazarlarının Türk mü, yoksa uzaydan gelen bir kişi mi olduklarını o uzmanın bile ayırdedemeyeceğini söylerken haklıdır.(11) B. Brecht'in 30'lu yıllarda G. Lukacs'la tartışması sırasında ifade ettiği düşünceden yararlanarak şunu belirtelim ki Necati Tosuner "insanın anlatılması yerine onun ruhsal tepkilerinin anlatılmasını seçerek ve böylece insanı ruhsal tepkiler kompleksi içinde eriterek ... gerçeklikle başa çıkamamaktadır.”(12)

Tosuner'in öyküleri çoğunlukla lirik tarzda yazılmıştır. "Çıkmazda", "Ağabeyi", "Pont Marie Üstünde" bu tür yapıtlardır, "Düğüm" adı altında toplanmış öykülerin içeriğini fantastik olgular oluşturmaktadır. Yazar, kaosa düşmüş bir insanın yalnızlığını hissettiren rüya ve halüsinasyonların anlatımını yaygın biçimde kullanmakta, bunun sonucu olarak, şu ya da bu düzeyde önem taşıyan hiç bir olayın yer almadığı yapıtta yaşamın tekdüzeliği egemen olmaktadır. Örneğin öykü kahramanı, amaçsız bir şekilde kenti dolaşmakta, saatlerce pastanede oturmaktadır, Dış dünyayla arasındaki her türlü ilişki ona büyük acı vermektedir. Sürekli düşünmekte, ruhsal durumunu analize çalışmaktadır. Ama tüm benmerkezciliğine karşın, Tosuner'in kahramanının acı çekmesinin nedeni sevilmek istemesidir.

Tosuner'in ilişki kurmaya kapalı ve asosyal yapıdaki personajı "insanlarla hiçbir ortak şeyi olmadığını" iddia etmektedir ("Ağabeyi"). Dünyası son derece boştur. Yazarın tüm dikkatinin yoğunlaşmış olduğu iç yaşamı yoksuldur, yalnızca doyuma ulaşmamış isteklerin acılarına indirgenmiştir.

"Çıkmazda" öyküsünün kahramanı geceleyin kentin ıssız sokaklarında dolaşmaktadır. İsteklerinin içinde bunalan kahraman, karşılıklı sevginin kendisi için olanaklı olmadığını düşünmekte, sürekli kafasındaki şu soruya yanıt bulmak için sonuçsuz bir çaba harcamaktadır: "Yalnızlığın burgacından nasıl kurtulunabilir?"

"Pont Marie Üstünde" adlı öykünün kahramanı da ruhsal bir bunalım içindedir. Yabancı bir kente düşen bu kahraman da yalnızlığı üzerine düşünmektedir. ("Ben ezilmiş bir insanım. Her yerde ve her zaman yalnızım.") Kahramanın içinde iki istek savaşmaktadır: Yaşamak ve ölmek. O, her ikisinden de aynı ölçüde korkmaktadır. Ama yine de yaşama tutkusu üstün gelmektedir. ("Yok yapamadım. Öldüremedim kendimi. Nedenini de bulamadım tam istediğim gibi. Bir yeni yenilgi saysak da olur bunu.")(13) Burada da kahramana egemen olan istek sevilme isteğidir. Ama bunu kendisi açısından olanaksız gören kahraman, önüne gelen kadınla ilişki kurarak içindeki aşk özlemini bastırmaktadır. ("Kadın düşüncesi beni otele yöneltti."}

Sağduyunun rolünü küçümseyen ve içgüdülerin her şeyin üzerinde olduğunu savunan Freudcu anlayış en belirgin olarak "Düğüm" adlı öyküde ortaya çıkmaktadır. Öykü kahramanı bilincine varamadığı bir istekle hareket etmekte, kalabalıkta bir şeyler aramaktadır. ("Bildiğim, bir kalabalığın içindeydim ve bir şey arıyordum. Ne aradığını bilmeden, biraz şaşkıncana. Hani aptalca bile sayılabilecek biçimde bir arayıştı bu. Ve bir yılgınlıktı içimde kımıldanan... Bunca insanın arasında, ıssızlıkta yolunu yitirmiş biriyim sanki. Yalnız ve yılgın.")(14) Öykü kahramanı, ne aradığını anlaması için insanların kendine yardım edeceklerini, onu yalnızlıktan ve korkudan kurtaracaklarını ummaktadır; ama kimse kendisine ilgi göstermemektedir. "İnsanlara güvenmek hata yapmak demektir" sonucuna varan kahramanın gözünde insan yığınları, bazen gıcırdayan dev bir ekskavatör, bazen de onu paletleri arasında ezmeye hazır ve yaklaşmakta olan korkunç bir tanktır. Daha sonra ise kahraman bir görünmez adama, bir "Merihii"ye dönüşmekte, insanlardan intikam almaya çalışmaktadır. Sokak kavgalarının çıkması için tuzaklar kurmakta, kadınların şapkalarını düşürmekte, erkekleri zor durumda bırakmaktadır.

Yeniden insan görünümü kazanan kahraman, gürültülü bir yoldan sakin bir ara sokağa sapmış ve birdenbire kendini bir çıkmazda bulmuştur. Ancak geriye dönmekten korkmaktadır. Orada da evlerin kapılarının kapandığını, kendisinin bir tuzak içinde bulunduğunu düşünmektedir. Bu durumda geriye yalnızca beklemek kalmaktadır. Ansızın buluta benzer bir şey ortaya çıkmıştır. Kahraman, korku duygusunu yenerek ona doğru yaklaşır. Gizli bir kurtarıcı siyah gözbağını kaldırmakta, gözlerini açmaktadır: Bir televizyon, televizyon ekranında odalar, odalarda yataklar, yataklarda erkekler ve kadınlar görünmektedir. Kahramanın ayakları kendiliğinden geneleve yönelir ve kahraman oradan yatışmış ve sakinleşmiş olarak çıkar. ("Ve düğüm, çözülmese bile gevşemişti biraz.")(15) Tosuner'in kahramanı kendisini rahat bırakmayan "yalnızlığın burgacından nasıl kurtulunabilir?" sorusuna yanıt bulmak-ta, yazar ise böylece şunu savunmaktadır: İnsanların tavırlarını ve isteklerini belirleyen temel etken bilinçaltıdır, denetimsiz bir duygudur, meraktır.

Yabancılaşmayı insanın doğal durumu olarak değerlendiren Tosuner, güncel toplumsal sorunlardan, kişilikle çevre arasındaki anlaşmazlığı yaratan gerçek sosyal nedenlerden, yaşam koşullarını değiştirmenin olanaklı olduğu düşüncesinden uzaklaşmakta ve böylece edebiyatı toplumsal işlevinden koparmaktadır. Otobiyografik öyküde yansıtılan insanın benmerkezciliğiyle savaşma isteği, Tosuner'in yapıtlarında ifadesini bulamamaktadır.

Tahsin Yücel, Demir Özlü, Leyla Erbil, Onat Kutlar, Yusuf Atılgan, Vüs'at O. Bener, Bilge Karasu, Kamuran Şipal, Selim İleri ve öteki bazı yazarların yapıtlarında, "bunalım" edebiyatının dünyayı ve insanı egzistansiyalist tarzda kavramasıyla bağlı bir başka eğilim net biçimde ortaya çıkmaktadır.* Bizce bu eğilim birçok nedenden dolayı daha canlı olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenler, örneğin, Leyla Erbil'in yapıtlarının analizinde görülmektedir.

Türk aydınlarının ilerici görüşlerini paylaşan ve sosyalist fikirleri benimseyen Erbil, başlangıçta "bunalım" edebiyatıyla bağlıydı. "Gecede" adını taşıyan öykü kitabının (1969) modernist çizgide olduğu pek çok eleştirmen ve bu arada Asım Bezirci ve Nedim Gürsel tarafından belirtilmiştir.

Kitaptaki öykülerin ana konusunu yabancılaşma so-runu oluşturuyor. Ama Erbil sorunu Tosuner'den farklı biçimde çözüyor. Kahramanlarını dış gerçeklikten soyut-lamıyor, onların trajedisini biyolojik nedenlere bağlamıyor. Erbil'in dayanak noktasını, her konuda kendisini ortaya koyan ve insanın karşı koyamayacağı olayların içsel gücü oluşturuyor.

Bu çelişkili yaklaşım Erbil'in ilk dönemleri açısından oldukça ilginç bir belirtidir. Ama daha sonradan modernizmden realizme geçişinin yasallığını açıklayan yine kendisi oluyor. (Bu süreç, böylesine açık biçimde olmasa da egzistansiyalist akımın öteki yazarlarının yapıtlarında da görülüyor.)

"Gecede" adı altında toplanan öyküler, ya Türk nesrinde unutulmuş bir tarz olan epistolar biçimde ya da kendini yeni kanıtlamış olan "bilinç akımı" şeklinde yazılmış. Erbil'in öykülerinde özgün bir şiirsellik var: Sıfat, metafor, kıyaslama bulunmuyor; yani şiirselliğin, anlatımı duygusal olarak renklendiren ve yazarın değerlendirisini do-taylı yoldan yansıtmaya yarayan ögeler yer almıyor. So-nuçta yazarın ve kahramanların görüş açılarının tümüyle birbirine geçtiği izlenimi oluşuyor.

Epistolar nitelikteki "Çekmece" ve "Tanrı" adlı öykülerde Erbil, anlatımı nesnel bir temele dayandırarak, sanatsal metne gerçek belgeleri sokuyor (fotokopiler, gazete makaleleri, reklamlar, kartpostallar vb.) veya onları stilize ediyor. Sanatsal materyalin bu tarzda yapılandırıl-ması dünya edebiyatında bilinen bir yöntemdir. Özellikle yüzyılımızın başında bu yöntemden sıkça yararlanılırdı. Günümüzde ise söz konusu yöntem, Avrupalı ustaların yapıtlarında, deyim yerindeyse, ikinci doğumunu yaşıyor. Edebiyat dışı "görsel" materyal söz konusu öykülerden önemli bir işlev taşıyor ve Erbil'in, insanin kendi yazgısını kendisinin belirleyemeyeceği ve tümüyle olayların gücünün erki altında bulunduğu yolundaki temel düşüncesini daha çarpıcı biçimde sunmasına yarıyor.

Yazar, anlatımı "aşınmış süje" ilkesine göre oluşturuyor, "bilinç akımı" yönteminden yararlanıyor, "trajik derecede kaotik bir dünya ve bu dünyada yalnızlığa mahkum olmuş insan" yolundaki anlayışını realize ediyor,

"Tanrı" öyküsü, göçmen bir Türkün karısı olan Anadolu köylüsü Zarife Eygıcık'ın birkaç mektubundan oluşuyor. Öykü, Zarife'nin Batı Almanya'daki Türkiye konsolosuna yazdığı ve kocasının aranması için "Allah aşkına" diyerek yalvardığı mektupla başlıyor. Para kazanma ve mali durumunu düzeltme hırsına kapılan Şuayip, beş yıl önce hemşehrileriyle birlikte Batı Almanya'ya göçmüştür. Giderken de "çocuklar adam olsun diye" ailesini yanına alacağına söz vermiştir. Ancak sözünde durmadığı gibi, bir de boşanma isteğinde olduğunu belirten bir mektup göndermiştir. Ama Zarife kocasını bırakmama konusunda kesin kararlıdır.

Konsolostan mektup alamayan Zarife, kocasını kendi başına aramak için Batı Almanya'ya gitmiştir ve öteki mektupları oradan kızkardeşine yazmaktadır. Bir zamanlar güçlü olan bu kadının başından geçen ağır deneyimler onun enerjisini tüketmiştir. Ve son dört yılını yabancı ülkede bir akıl hastanesinde, dilini ve dinini bilmeyen yabancı insanlar arasında geçirmiştir.

Öyküde olup bitenler gerçeklikle aynı gibidir. Hastalık sırasındaki anlaşılmaz sayıklamalar bile öykü kahramanının psikolojik durumunu yansıtmaktadır. Düşünceleri düzensiz gelişmekte, geçmiş ve şimdiki zamanları birbirine karıştırmakta, gerçekliği parça parça ele almaktadır.

Yaşamın kesitleri içinden önemli, önemsiz ve hattâ anlamsız olan şeylerin gelişigüzel kaydedilmesi temelinde yapılan böylesi bir seçim, kaçınılmaz olarak Erbil'i gerçekliğin realist olarak yansıtılmasından uzaklaştırmaktadır. Yazarın ilk dönemlerine özgü çelişkinin bu öyküde de ortaya çıkması rastlantı değildir. Bir yanıyla Leyla Erbil anlatımın saçma, mantıksız yapısıyla (akıl hastanesinin demir parmaklıklarıyla dünyadan yalıtlanmış, bilinci bulanık-laşmış bir insanın ağzından) kaos dünyasının tablosunu çiziyor, böyle bir dünyada insanın kesin çözümsüzlüğünü gösteriyor, okuyucunun bu mahvedici koşullar karşısında tek tek kişiliklerin direnmesinin mümkün olmadığı sonucuna varmasını sağlıyor. Zarife'nin başarısızlığa uğrayan isyankârlığının, yerini yazgıya kölece bağlılığa bırakmasının nedeni budur. ("...ablacığım ne olur beni buradan kurtarın, ben hasta değilim artık, Şuayip'i aramıyacağım,... Her gece vatanıma ve sizlere duacıyım")(16) Zarife, zihninin aydınlandığı anlarda ise, "neden kimse beni kurtarmıyor?" diye sorarak şaşkınlığını ifade etmektedir. Öteki yanıyla yazar, kahramanın trajedisinin -kocasının kaybolması, iki çocuğunun ölmesi, hastalanması- sosyal nedenleri olduğunu (bu nedenlerden dolayı öteki köylü aileleri de yazgılarının acı payını almaktadırlar) nesne! biçimde göstererek, yabancılaşmayı sosyal bir olgu olarak kabul etmektedir. Zarife'nin pek çok hemşehrisi de, tıpkı Şuayip gibi geri dönmemiştir. ("Çarpık Haydar, Ebe Rahime, Çöp Hüseyin de gelmezler artık" dediler. "Gebez Emineylem Yürüğün Havvası da gelmez artık" dediler, "gavura orospu oldular" dediler, "İdris Hanife, Kör Musa delirdi", "Ciritçi Mehmet otomobile çiğnendi".)(17) Erbil'in öykülerinde nesnel olarak varolan sosyal sorunların çarpıcılığı da, "bunalım" edebiyatının öteki yetenekli temsilcilerinin yapıtlarında olduğu gibi, er geç realizme gelinmesi gerektiğini göstermektedir,

Necati Tosuner'le Leyla Erbil'in sanatsal tarzlarının birbirinden farklı olmasına karşın, her iki yazar da yalnızlığın trajedisini sergilemekte, insanın kendisini çevreleyen gerçekliğe karşı duramayacağını göstermektedirler.

İLETİŞİM edebiyatokyanus@gmail.com  
   
Reklam  
   
edebiyatokyanus 361701 ziyaretçi (691223 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=