edebiyatokyanus
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  YAZILAR
  ARAŞTIRMA-İNCELEME
  SÖYLEŞİ
  DENEME
  => Dostluk-Oktay Taftalı
  => Aşk Üstüne-Monteigne
  => Karşılaşma Ahlakı Üstüne-Ahmet İnam
  => Lamia Hanıma Mektuplar dan (Jurnal 2)-Cemil MERİÇ
  => ÖLÜMÜN ARKASINDAN-Ece Ayhan
  => AYDIN CEMiL MERiC
  => Alacakaranlık - Necatigil
  => DİLİMİZ ÜZERİNE
  => Dilin Canlandırma Gücü - Mehmet Kaplan
  => Doğru ile Yalan - Nurullah Ataç
  => Dostluk - Cicero
  => Aşk Üzerine - enis batur
  => Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha
  ATTİLA İLHAN
  ATTİLA İLHAN-KÖŞE YAZILARI
  E-KİTAP
  ANSİKLOPEDİK
  SATRANÇ VİDEO DERSLERİ DÖKÜMANLAR
  SATRANÇ OYNA
  ŞİİR
  DİL ANLATIM TÜRK EDEBİYATI - LİSE KAYNAK
  EDEBİYAT RADYO
  EDEBİYATIMIZDA ŞİİR ROMAN ÖYKÜ (dinle)
  100 TEMEL ESER (dinle)
  100 TÜRK EDEBİYATÇISI (dinle)
  SESLİ KİTAPLAR
  FOTOĞRAF ÇILIK
  E-DEVLET
  EĞİTİM YÖNETİMİ DENETİMİ
  RADYO TİYATROSU
  ÖĞRETMEN KAYNAK
  EDEBİYAT TV
  SÖYLEŞİLER - BELGESELLER TV
  RADYO KLASİK
  TÜRKÜLER
  GAZETELER MANŞETLER
  ÖYKÜ ANTOLOJİSİ
  DERGİLER - KİTAPLAR - KÜTÜPHANELER
  E-DERGİ
  KİM KİMDİR BİYOGRAFİLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  İLETİŞİM
  EDEBİYAT OKYANUS
Dostluk-Oktay Taftalı

DostluklaYükselen Hayatlar

İnsan, kendi doğumunu ve kendi ölümünü yalnız kendisi yaşar. Başkaları, yakınlarımız sadece bunun tanığıdır. Gerek doğum, gerekse ölüm, hayatta bir kez başımıza gelen, üstelik kendi irademiz dışında yaşadığımız ve ikinci kez yineleme imkânımız olmayan durumlardır. Fakat hayatımız çoğunlukla böylesi bir idrâkten yoksun biçimde akıp gider. Gerçi “bu dünyaya bir kez geldik” lafını sıkça yineleriz ama genellikle davranışlarımız bu deyişle tutarlı bir seyir izlemez. Dünyaya bir kez gelen ve bir daha gelme şansı olmayan insanoğlunun, mülkiyet edinme, biriktirme tutkusu, bu tutarsızlığa en büyük örnektir ya, neyse...

Doğum ve ölüm arasında geçen bir defaya mahsus yaşam süremizin, en anlamlı, en yüksek imkanlarından birisi, bu süre içinde kurmayı başardığımız dostluklardır. Kendi doğumumuz ve doğal ölümümüz hakkında karar sahibi değiliz. Ancak tek başına yaşadığımız bu iki durum arasında geçen süreyi, kendi isteğimiz doğrultusunda başka insanlarla doldurmak, onların hayatlarına katılarak, kendi hayatımızı zenginleştirmek imkanına sahibiz. Dostluk, kendi irademizi, kendi seçimimizi ortaya koyan bir davranış olmanın ötesinde, hayata ve insana karşı en yapıcı girişimlerimizden birisini oluşturuyor.

Çünkü tarih boyunca filozofların, şairlerin onca söz ettiği dostluk, yalnızca dostluk değildi: o aynı zamanda dayanışma, güven, sevgi, izzet ve vefa idi. Başlangıçta, tabiat içinde ve tabiata karşı çırılçıplak varolma savaşı veren insanın, bu zorlu mücadelenin bir gereği olarak, birlikte hareket etmekten başka seçeneği yoktu. Denilebilir ki, tabiat karşısında verilen varolma savaşı, insani birlikteliğin koşullarını ve yanısıra da ahlâkını oluşturmuştur. Birlikte avlanmak, yağmura fırtınaya birlikte karşı koymak, birlikte barınak inşa etmek ve benzeri mecburiyetler, birlikten kaçınanın hain olarak nitelenmesini dayatmıştır. Temelinde, birlik içinde sürdürülen varoluş mücadelesi yattığı için olsa gerek, ihanet tarih boyunca en zor bağışlanan kusurlardan birisidir.     

Buraya kadar bir zorunluluktan söz edilebilir. Ancak insanın tabiat karşısında elde ettiği her galibiyet, onu tabiata ve öteki insanlara karşı bir adım daha bağımsız kılmıştır. Varoluş mücadelesini, yeryüzünde sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte, tabiata karşı olduğu kadar, insana karşı da yürütmek zorunluluğu büyük bir talihsizliktir. Bu noktadan itibaren farklı toplumsal ve sınıfsal çıkarlar nedeniyle, farklı saflarda yer alan insanların dostluk kurmalarının güçleştiği varsayılabilir. Fakat buna rağmen ahlâki ve vicdani tercih yoluyla, dostluk imkanının her zaman ve herkes için mevcut olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Dostluğun insana sunduğu manevi içerik hakkında düşünme alışkanlığına sahip olmayabiliriz. Ancak dostluk sıradan manevi bir veri gibi algılansa bile, yerine konulacak maddeyi bulmak zordur?    

Sınıflı toplum olgusunun yanısıra, bilim ve teknoloji sayesinde dağlara, denizlere, ormanlara egemen olan insan için dostluk, giderek varoluşsal bir zorunluluk olmaktan çıkmış, büyük ölçüde gönüllü ahlâki bir tercihe dönüşmüştür. İşte bu aşamadan itibaren insanın büyük bir sınavla karşı karşıya kaldığını söyleyebiliriz. Varoluş koşulları dayatmasa bile, insan bir yücelme imkânı olarak dostluğu tercih edecek midir?

DOSTLUK VE BİREYSEL TARİH

İnsan tek tek yaşantı an’larından bireysel bir tarih biriktirmektedir. Anı dediğimiz şey, işte bu yaşantı an’larından başkası değildir. Kendi hayatımıza geri dönüp baktığımızda, nerede kayda değer bir anımız varsa, orada, yerine bir başkasını koyamayacağımız bir dostumuzun da olduğunu göreceğiz. Bir an için geçmişimizde yer alan dostlarımızı yok sayalım, başkalarına anlatacak değerli bir anı bulmakta zorlandığımızın farkına varacağız. Bireysel tarihimiz, büyük ölçüde dostluklarımızın tarihinden başka bir şey değildir.

Öte yanda bireysel tarihimizin bir diğer belirleyici unsuru olan aile, biyolojik birlikteliği, dostlukla pekiştirebildiği ölçüde insan için mutlu bir çatı olabilmektedir. Kültürel ve biyolojik kuşak farkına rağmen, aile içinde geliştirilecek olası dostluk ruhu, bu imkânı barındırmayan bir aile ortamıyla, kuşkusuz kıyas kabul etmez. Dolayısıyla kavramsal olarak: aile, dostluk içredir diyebiliriz.

Ortak yaşantı an’larının, yani anıların birikimi, dostlukların giderek gelişmesine yol açıyor. Çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren sürdürülegelen dostlukların uzandığı süreci, ileri yaşlarda yinelemek kolay değildir. O nedenle, yaş ilerledikçe dost edinmek güçleşir. Hatta belli bir yaştan sonra, hergün bir kaç kişiyle tanışsanız bile, kendinize yeni dostlar edinemediğinizi ayrımsarsınız. Çünkü dostluğun temelini oluşturan yaşantı birlikteliklerine, yani anılara ayrılan süre, giderek daralmaktadır. Bundan ötürü binbir emekle, anıyla oluşmuş eski ve mevcut dostlukların kıymetini idrâk etmek gerekiyor. Bu idrâk insana yer yer bazı sorumluluk ve yükümlülükler de getirebilir ama zaten sorumsuz bir dostluk olabilir mi? 

 

 

Tabiata karşı verilen yaşama mücadelesiyle, dostluk ve dayanışma arasında doğrudan bir bağıntı olduğundan söz ettik. İnsanın yaşama mücadelesi, tarih boyunca başlı başına bir maceralar dizisinden başka ne olabilir ki? İnsan birçok hayati sorunun üstesinden, tek başına gelemeyebilir. Fakat tek başına üstesinden gelebileceğimiz bir mücadelede dahi yanımızda bir dostumuzun bulunması, güven duygusundan öte bambaşka bir haz ve hâttâ neşe kaynağıdır. Çünkü her türlü mücadele, sayısız ilgiler ve iletişim bağıntıları üzerinden yürütülür.

Hayatın zorlukları bizimle “sıcak temas” kurarak, bizi mücadeleye davet ederler. Kimi zaman da biz onlarla “sıcak temas” kurarız. En yalın biçimiyle yeryüzünde ekmek ve barınak aramak, aşk aramak, zorluklarla, macerayla ilişkiye geçmek demektir. Macera ve zorluk karşısında insanın duyarlılığı artar. Ve duyarlılıklarımız bir başkasında karşılık bulduğu sürece, bu dünyada güçlüyüz, varız, yaşıyoruz demektir. Dostlarımız, duyarlılıklarımızın karşılık bulduğu insanlardır.

Bir başkasının duyarlılığına karşılık göstermek, doğrudan doğruya ahlâki bir tutumdur. Öyleyse, dostluk aynı zamanda bir macera ve mücadele ahlâkıdır. O nedenle, yeryüzünün bambaşka coğrafyalarında yaşayan ve kendileriyle asla tanışma fırsatı yakalayamadığımız birçok insanla da dostuz. Sözgelimi, vatan savunması konusundaki duyarlılığına karşılık gösterdiğimiz sürece, hapisteki bir Iraklının dostuyuz. Onurlu bir bağımsızlığı, tüketici bir birey olmaya yeğleyen herhangi bir Kübalı, bu  duyarlılığına bizde karşılık bulursa, bizi dostu bilecektir.

Başkalarının duyarlılığına kayıtsız kalmak, dostluk sayesinde mümkün olan güvenden de mahrum kalmayı getirir. Bir başkasına güven duymak önemlidir. Üstelik insan sadece güvenmek değil, güvenilmek duygusuna da gereksinim duyar. Bir başkasının bize güven duyduğunu sezmek, kendimize olan saygımızı yükseltir, gurur verir. Güven duygusu: dışı başkasına, içi kendimize açılan bir kapı gibidir ve o kapının dostluktan başka bir anahtarı yoktur. Özellikle Batı’da, modern toplumlar, dostluktan arta kalan güven boşluğunu, her ne kadar hukuk sayesinde doldurmaya çalışsalar da, hangi hukuk kurumu, güven duygusunu dost sıcaklığıyla sunabilir?

MODERN TOPLUM VE DOSTLUK

Kapitalist modernizmin hayatımıza getirdiği iş bölümü, sadece belli bir iş süresiyle sınırlı, ancak işin gerektirdiği biçim ve derinlikte ilişkiyi öngören bir arkadaşlık anlayışını dayatmıştır. Sözümona özgür bireylerden oluşan bir toplum yaratma iddiasındaki kapitalizm, iş arkadaşlığı ve “tanıdık” kategorileriyle sınırlı bir dostluk anlayışını öne çıkartıyor. Yarenlik, can yoldaşlığı, kan kardeşliği, asker, mapushane ve yatılı okul arkadaşlıkları, “modern dünya”da eskitilmiş “feodal ilişkiler” olarak unutulma tehlikesiyle karşı karşıya. Dostluğun, üzerinde yükseldiği yoğun yaşantı birliktelikleri, modern toplumda giderek külfet şeklinde algılanıyor. Modernleşmenin sorunu, sanatsal bir fantezi olarak yalnızlık değil, bir gerçeklik olarak kimsesizleşmedir.  

Hesapta sadece kendi ayakları üzerinde durmayı ilke edinmiş özgür birey, saate, randevuya, takvime endeksli ilişkiler ağı içinde, batılı modern şehir yaşamının tadını çıkarıyor. Ama burada tuhaf bir çelişkiyle karşılaşıyoruz: “Özgür birey” öteki,  elle tutulur, gözle görülür insanlara karşı bağımsızlaştıkça, saat, takvim, not defteri gibi soyutlamalara, giderek artan bir biçimde bağımlı hale geldiğinin sanki farkında değil. Modern toplumun dayatmaları nedeniyle, canlı bir dost yerine, ilişki düzenleyici programların “dostluğuna” mecbur kalmak, insan ve tarih açsından bir ilerleme olarak nitelenebilir mi? Görüşmek için randevu almak zorunda kaldığınız bir tanıdık, dostunuz değildir.

Burada, sıkça yinelediğim ve gözlerden kaçırılan hazin bir durumu bir kez daha dile getirmek gerekiyor: İnsanlık, Bilgi ve iletişim çağı olarak adlandırılan bu dönem boyunca çektiği yalnızlığı, iletişimsizliği, belki başka hiçbir çağda çekmemiştir. Fakat “çağdaş küresel medeniyet” bunun farkındadır ve bireyin doğal, toplumsal konumu içinde kendiliğinden oluşması gereken dostluklar, tüketim kültürüyle yalancı şekillerde paketlenerek “özgür birey” e sunulmaktadır. İş yemekleri, iş yeri partileri, ev partileri, “clubbing” ler, “happy hour”lar, “single party”ler, “after work party”ler... Modern metropolitan dünyada, “ekstase” buharıyla, ışık ve ses efektleriyle donatılmış, tüketim ve meta kültürüyle bezenmiş, nefs, şehvet ve şiddet unsurlarıyla sinsice provake edilmiş ortamlarda, dostluk, ilişki, paylaşım arayan kuşaklarla karşı karşıyayız.

Üstelik, hesapta özgür bireylerin, özgür yönelimlerini yansıtan bu ortamlarda, dış görünümden, tüketilecek unsurlara, tercih edilecek konuşma ve söylem biçimlerine kadar, herşeyin denetim ve belirlenim altında olduğunu ayrıca vurgulamak gerekir mi?

Arkadaşlarla gizlice şarap içilecek zulası olmayan bir mahalle, artık mahalle değildir. Semte yeni yapılan bir binaya, hangi kızların taşınacağı üzerine yarenlik etme imkanı olmayan gençler, yoksullaşmışlardır. Türkiye gibi nefis bir akdeniz ülkesinde, yaz akşamları bahçe duvarlarının üzerinden, mahallenin en yakışıklı delikanlısı hakkında dedikodu yapma şansını yakalayamamış komşu kızlar, yoksul bırakılmışlardır. Mahalle arkadaşlığının, on, hatta yüzyıllar boyu bir gelenek ve kültür oluşturduğu Türkiye gibi ülkeler, modernizmin yoksullaştırıcı, ‘tek tip’e indirgeyici tehdidi altındadır. Buluşmak için Mc Donalds önünden başka adresi olmayan gençler, dostluk heyecan ve coşkusunun ve hâttâ aşk’ın ‘fabrikasyonu’yla yetinmek zorundadırlar. Buralardan macera çıkar mı?

İLETİŞİM edebiyatokyanus@gmail.com  
   
Reklam  
   
edebiyatokyanus 365618 ziyaretçi (698559 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=