edebiyatokyanus
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  YAZILAR
  ARAŞTIRMA-İNCELEME
  SÖYLEŞİ
  => Attila İlhan ile Roman, Şiir, Gerçekçilik, Dil, Sinema ve Diğerleri üzerine
  => Kelimeler bedava, cümleler sebil-A.Turan Alkan
  => Garbın Şark Meselesi-Suat Parlar
  => Depresifler Bana Göre Evrimsel Olarak Bir Sonraki Aşamayı Temsil Ediyor, Yazdıklarım Onlaradır-M.Tahir Ceylan
  => AMERİKA'NIN MATRUŞKASI-YİĞİT TUNCAY VE SUAT PARLAR
  => 21. YÜZYILDA TÜRKİYE" ÜZERİNE YAPILAN SÖYLEŞİLER-Emre Kongar
  => 21. YÜZYILDA TÜRKİYE-2 -Emre Kongar
  => 19 Mayıs Atatürkçü Düşünce Kulübü-ATTİLA İLHAN
  => Türk Aydını Türk Değildir-ATTİLA İLHAN
  => Attilâ İlhan kendini nasıl tanımlar?- Attilâ İlhan
  => Türk Şiirinin yaşayan büyük ustalarından Abdurrahim KARAKOÇ 'la Leylâ AKGÜL'ün söyleşisi
  => ÖYKÜ TARTIŞMASI
  => SÖYLEŞİ - Hegel’in Günümüz Felsefesi Açısından Önemi
  => ACQUES DERRIDA’YLA SÖYLEŞİ
  => Doğruya, İyiye ve Güzele
  => Enis Batur'la söyleşi “Umutsuz Karamsardır”
  DENEME
  ATTİLA İLHAN
  ATTİLA İLHAN-KÖŞE YAZILARI
  E-KİTAP
  ANSİKLOPEDİK
  SATRANÇ VİDEO DERSLERİ DÖKÜMANLAR
  SATRANÇ OYNA
  ŞİİR
  DİL ANLATIM TÜRK EDEBİYATI - LİSE KAYNAK
  EDEBİYAT RADYO
  EDEBİYATIMIZDA ŞİİR ROMAN ÖYKÜ (dinle)
  100 TEMEL ESER (dinle)
  100 TÜRK EDEBİYATÇISI (dinle)
  SESLİ KİTAPLAR
  FOTOĞRAF ÇILIK
  E-DEVLET
  EĞİTİM YÖNETİMİ DENETİMİ
  RADYO TİYATROSU
  ÖĞRETMEN KAYNAK
  EDEBİYAT TV
  SÖYLEŞİLER - BELGESELLER TV
  RADYO KLASİK
  TÜRKÜLER
  GAZETELER MANŞETLER
  ÖYKÜ ANTOLOJİSİ
  DERGİLER - KİTAPLAR - KÜTÜPHANELER
  E-DERGİ
  KİM KİMDİR BİYOGRAFİLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  İLETİŞİM
  EDEBİYAT OKYANUS
Kelimeler bedava, cümleler sebil-A.Turan Alkan

“Kelimeler bedava, cümleler sebil…”

Türkçemizin gelişim çizgisi içerisinde geldiği durumu nerede görüyorsunuz? Bilim dili olabilir mi? Gerçekten Türkçemiz “Bive-i Bâkir” midir?

Türkçe’nin hâli bizimle beraberdir; bizden ayrı ve farklı bir Türkçe yok; Türkçe, varoluş seviyemizi idrak ettiğimiz bir alan; biz ne kadar “var” isek, Türkçe de o kadar “var”. Zihnimizde, kalbimizde ve gönlümüzde ne türlü fezeyânlar hâsıl oldu ki Türkçe bu halleri ifâdede kısır kaldı? Türkçe’nin ilim dili olması, ilimdeki nasibimiz nisbetindedir. Frenkçedeki bazı tâbirlerin Türkçesini bulamadığımız için Türkçe’nin liyâkat ve kabiliyetinden şüphelenmeğe hakkımız yok; ilim adamı varsa Türkçe de var. “Düşündüğüm ve farkettiğim vakıaların Türkçede karşılığı yok” bahânesiyle başka lisanlara göz koyanlar, evvela ilim adamı sıfatıyla ne kadar var olduklarını gözden geçirmek zorundadır.

Türkçe’nin âkıbeti korkarım Benî İsrail lisanının âkıbetine benzeyecek; eğer yeteri kadar zamanımız ve şansımız varsa günün birinde birileri Türkçe’yi yeniden inşâ ve ihyâ edecek; bir asır önce konuştuğumuz lisan, kendinden ve ezelî değerlerinden emin bir dünya milletinin lisanı idi; onu bir aşiret lisanı derekesine indirmek için devlet eliyle tarihin az kaydettiği şenaatlere tevessül eden biziz. Kelimelerimizden, cümlelerimizden, isimlerimizden nefret ettik, fukara bir “Türkçe Esperantosu” icad etmek için bir kaç neslin hâfızasını, insan kaynaklarını, emeğini ve vaktini katlettik. Dilimizi sevmekte ve onu benimsemekte güçlük çekmemiz, kendi kimliğimizle barışık olmadığımızı gösteren bir küçüklük alâmetidir.

Türkçe, bizim varoluşumuzun zeminidir. Var olmaya karar verdiğimiz zaman, onu Sphinx’in küllerinden yeniden doğurmayı da başarabiliriz. Mesele Türkçe’de değil; bizde, “biz” zamirinin içini dolduran veya eksik bırakan şeylerde…

“Genç Bir Şair’e Mektuplar”ında Rainer Maria Rilke şair adayı gence, “Kendinize sorun. Yazmadan yapabilecek miyim. Yapamayacaksanız, şairsiniz demektir… Yazmaya devam edin” diyen Rilke ile yazmamayı çıldırmakla eş tutan yazarımızı bir noktada buluşturup yeni heyecanlı yüreklere neler söylersiniz?

Rilke ile “yazmasam çıldıracaktım” diyen yazarımızı buluştukları noktada rahatsız etmeyi nezâkete uygun bulmuyorum. Eğer marangozlukla, resimle, tabiat araştırmaları veya ayakkabı tamirciliği ile kendimi ifadeye imkân bulsaydım yazmazdım. Yazarlık, marangozluktan veya ayakkabı tamirciliğinden daha az avadanlık gerektiren bir iş, hattâ bazen kağıda-kaleme bile hâcet kalmıyor ve en güzel tarafı ekip çalışmasına ihtiyaç duymadan kendi başınıza pişirebileceğiniz bir meşgale. Kelimeler bedava, noktalama işaretleri sudan ucuz, cümleler sebil ve siz herkese aynı mesafede duran hava gibi toprak gibi harcıâlem şeylerle kendinize ait âlem kurabiliyorsunuz. Sözü uzatmanın gereği yok; yapabildiğim en iyi şey yazmak. “Heyecanlı yürekler”e bir tavsiye: Eğer holding sahibi olmayı başarabilirlerse yazı işlerini pekâlâ erteleyebilirler; eminim ki daha mutlu olacaklardır.

Eh biraz da özel sorular…Halil Açıkgöz’ün “Cemil Meriç ile Sohbetler” kitabında “… traş olmamış, pijamalı bir Cemil Meriç…” samimiyetle anlatıyor üstadı. Evde Turan Alkan nasıl? Bir günü nasıl geçiyor? Veya yazarken Hugo gibi ilginç mekanlar mı seçersiniz?

Hayli zamandar beridir “çarşı, arkadaşlar, sohbet, gezinti” gibi vakıaları yavaş yavaş öldürmekle meşgulüm; onlara ihanet etmekle feci surette yaralandığımı biliyorum. Hayatımı üç anafikir idare ediyor: Ev, Üniversite ve yazılar. Eşim, annem, oğullarım, arkadaşlarım, akrabalarım ve komşularım hep birlikte kendilerini ihmâl ettiğim hususunda ağız birliği ederek yanılıyorlar. Ben yanılıyor olamam çünkü onların varlığını hissetmesem bunu farkederdim.

Evde az konuşan, yalnız kalmayı tercih eden, meşgul edilmemeyi özleyen biri oluyorum. Çok zor değil, çok ve zor yazıyorum. Daha az yazmak, daha çok okumak ve çevremdeki insanlarla daha fazla ihtilâtta bulunmak gereğini seziyorum ama başaramıyorum. İptidai seviyede marangozluk işleriyle uğraşmak, siyah-beyaz yerli filim seyretmek ve uykudan önceki dakikaları heyecan verici kitaplarla bölüşmek beni dinlendiriyor. Yazmak için tek mekânım var: Çalışma odası. Ne yazık ki masamın, bilgisayarımın, kitaplarımın, sandalyemin yerini değiştirebilmek hürriyetinden bile mahrumum. Birkaç yıldan beri bir dizüstü bilgisayar edinebilmek için hayal kuruyorum. Daktilo ile aşna-fişne ederken bir mekâna bağlı kalmaksızın dilediğim yerde çalışabildiğim günleri hasretle yâdediyorum; Hugo’ya imreniyorum.

“Nostalji” sizde estetik bir güzellik kazanıyor. Bu kâh “Türkân Şoray filmleri”ni özlemde olsun kâh “Kırmızı kiremitli damların motöresine çekildiği üryan saatler”e… Hatta gizliden Ali Desidero’ya destek verdiğinizi duydum. Halanızı da hayranlık derecesinde sevdiğinizi “Halamın Romanı Niçin Yazılmadı?” yazınızdan biliyorum. “Okumuş Çocuklar”dan ses çıkmadığına göre ne zaman yazılacak bu roman?

Nostalji kelimesini sevmiyorum ama hayatın hatırlanmaya ve mümkün olsa yeniden yaşanmaya değer taraflarını hatırlatıyor; yaşanmış güzelliklere sahip çıkmak insanî tecrübenin en latif aksâmından birisi ve tarih dediğimiz o esrarengiz ve büyülü hayat sahasının yakın zamanları seyreden yüzü. Şimdiki zamandan geçmişe ilticâ değil, şimdiki zamanı, hatırlanabilir ve şahsi tecrübelerden hareketle güzelleştirebilme ihtimâlinin kurcalanması. Estetiği inşâ eden benim kelimelerim değil, o kelimelerin hitab ettiği insanlarda esasen mevcut bulunan tecrübeye atıfta bulunmanın zenaatkârlığı belki de. İşte bu yüzden Türkân Şoray, Adalet Cimcoz’un efsânevi telâffuzu ile konuştuğu siyah-beyaz filimlerinde imâ ettiği güzelliklere bizim kadar sahip değildir; “güzeller gâfil olur!” ; temenni edelim ki Türkân hanım dahi birkaç defa denemesine rağmen bir türlü ele geçiremediği Ali Desidero’suyla bir gün karşılaşıversin.

Galiba halamla, Türkân hanım hilkatte aynı beşerî kumaştan idiler. Halam “bürük”tü; namaz başörtüsü, mest-lastik, evrâd, mâni, türkü, ilâhi ve Nakşıbendî neş’esinin terkibi oldu. Türkân hanım hep “kostüm” kaldı; saçıyla, çehresiyle, kıyafetleri ve aksesuarlarıyla kendiyle bir türlü barışamayan bir hayatı sürüklüyor şimdi. O’nun arayıp durduğunu, halam ve onun gibiler çoktan unutmuşlardı bile. İkisinin hayat çizgilerindeki nadir kesişmeler ve galip uçurumlarda birkaç neslin romanı birden saklı duruyor. “Okumuş çocuklar”dan hayır yok ve onlar da bu romanın -mekanik tâbiriyle- egzantrik millerinden birini teşkil ediyorlar.

Galiba iş başa düşecek…

Size göre sanat nedir? Sanatın misyonu ne olmalıdır? Tarihi seyri içerisinde geldiği nokta neresidir?

Sanat hayatın yorumudur; onun içindeki güzellikleri farkedip sonra yeniden o güzellikleri hayatın dikkatine sunmaktır. Bu mânâda sanatın illâ ki dışa aksettirilmesi gerekmeyebilir. Sanatla insanın yaratılış gayesi arasında bir münasebet olmalı; sanat hayatı güzelleştirmeli ve ona anlam derinliği kazandırmalı. İnsan eşref mahlûk sıfatını, geçici olduğunu bildiği halde ve bu şuurla isbat etmeli. Çünkü bizi yaratan , bize bahşettiği nimetleri üzerimizde görmek ister; zannımca sanatın gayesi bu olsa gerektir.

Ali Çolak size hitaben; “Şair olamamanın bütün ezikliğini, hıncını düzyazıdan çıkarmağa çalışırlar. O zavallı paragraflar, talihsiz cümleler neler çeker onların elinden. Düzyazıyı öylesine işler, öyle şerbetlendirirler ki, paragrafların arasından şiir rayhaları yayılır gizliden gizliye… Ondan sonra değmeyin keyiflerine. Çalımlı çalımlı kalem oynatır, boyuna şiire nispet yaparlar”

İlk şiirlerinizi takdim ettiğiniz kadim dostunuz Beşir Ayvazoğlu size “Ahmetçiğim, niçin nesirle uğraşmıyorsun?” dediği günden beri hiç şiir yazdınız mı? Yoksa gerçekten bunun acısını denemeden mi çıkarıyor sunuz?

Şiir hilkatin sesi ve lisânın evc-i bâlâ derecesi; bizde “şiirle uğraşmak” denince milletin aklına hemen oturup çalakalem şiir yazmak geliyor. Halbuki aslolan geniş anlamda şiiri farkedebilecek bir hassasiyete ve hassaya sahip olmaktır. “Şairler ve şiir aleyhinedir” başlıklı yazımdan ötürü bazıları adımı şiir düşmanına bile çıkardı. Belki bunda kendimce iyi şiir yazamamış olmanın verdiği bir gizli hıncın da payı vardır; Beşir Ayvazoğlu, “bırak bu işleri Ahmetçiğim” dediği günden beri şiir neşretmedim ama birkaç ahbap arasında tamamen eğlencelik makamında benim açımdan “teşe’ür” denilebilecek karatta şiirleşmelerimiz oldu. Divan tarzı, koşma veya serbest şiir tarzında şeylerdi; şiir taklitleriydi ve sadece taklid edebileceğimi kendime ispat maksadıyla yazılmış şeylerdi. Ciddi mânâda şiirle uğraşmıyorum; haddimi biliyorum ve naçiz kanaatimce iyi taklit yapabiliyor olsam bile ortaya koyacağım şeylerin hakiki şiire dahletmek olacağını kestiriyorum. Ama Ali Çolak içimdeki ukdeyi doğrusu iyi teşhis etmiş. Şiiri nesir tarzının içinde yakalayabilmek benim için büyük iddia olur ama öyle bir şeyin peşinde olduğumu biliyorum. Günün birinde belki…

Edebiyatın içerisinde denemenin yeri ve önemine dair neler söyleyebilirsiniz?

Evet, deneme “bana uyuyor”. Kimselere birşey isbat etmek külfetine katlanmaksızın, eğri-doğru, kendi türkümü söylebilmeme imkan tanıdığı için denemeyi seviyorum. Deneme, düşünce idmanı için en uygun alan ve en kâmil vesile. Hasbelkader ilim adamı kimliğine bürünmüş olmamla denemeyi tercih etmem arasında gizli bir münasebet var. İlmî metodun zaman ve zahmet gerektiren meşgalelerini bile bile ıskalamak hoşuma gidiyor. Marifet diye zikretmiyorum ve “deneme ilme müreccahtır” gibi bir telkinde bulunma densizliğini de göstermemem. Edebiyat içinde denemenin yerini bana değil edebiyatçılara sormalısınız. Bu gibi sorular karşısında “tarihçi” kimliğime bürünüp “ben bu işten anlamam” demek işime geliyor.

Türkçemize gerçekten büyük bir vukufunuz var? “Vukuf” fakiri bizlere bu vadide neler tavsiye edersiniz? (Yani “Çook, çook okuyun”un dışında)

Doğrusu bu iltifatınız taşıyamayacağım kadar ağır bir yük teşkil ediyor. İltifatınızı bir “fâl-i hayr”, bir hüsn-ü temenni addediyorum ve tazammun ettiği bütün menfi ve müsbet tedailerini gençliğinize bağışlıyorum. Aynı şekilde sizin “vukuf fakiri” olmanızı da reddetmeme müsaade etmelisiniz. “Çook çook okuyun” dışında size neler tavsiye edebilirim: Mesela “daha çook çook” okumanızı tavsiye etmek ilk aklıma gelen şey; Latife bir tarafa, yazmaya kararlı arkadaşlar için kendi yazılarını tashih ve tenkidle işe başlamalarını tavsiye edebilirim zira kendi yanlışını gören, onu aşmaya da ehil demektir. Kelimeler hâlâ bedava, kurabileceğiniz milyarlarca farklı cümle yazıya geçmek için sizleri bekliyor. Şiirle uğraşmalı ama şiir yazmamalı. Rilke’nin tarif ettiği noktaya gelmiş olmanız müstesnâdır elbette. Bizde vakitsiz uyanan şiir heyecanları nesri öldürüyor çünkü. Yazmakta gözü olmayanlar için söyleyebileceğim tek şey, behemahal “ne aradıkları” konusunda fikir selâmetine varmış olmalarıdır, çünkü ne aradığını bilmeyen ne bulduğunu da bilemez. İnsanlık izzetine en yaraşan meşgale “hakikati aramak”tır. Hakikati arayanlar, muvaffak olamasalar da, zaman zaman yanılmış olsalar da hesap gününde kendilerini sigaya çeken “Merci”e söyleyebilecek mânidar bir şeye sahip olacaklardır.

Yediveren dergisi / Ekim 1996

İLETİŞİM edebiyatokyanus@gmail.com  
   
Reklam  
   
edebiyatokyanus 361701 ziyaretçi (691147 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=