edebiyatokyanus
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  YAZILAR
  ARAŞTIRMA-İNCELEME
  SÖYLEŞİ
  DENEME
  => Dostluk-Oktay Taftalı
  => Aşk Üstüne-Monteigne
  => Karşılaşma Ahlakı Üstüne-Ahmet İnam
  => Lamia Hanıma Mektuplar dan (Jurnal 2)-Cemil MERİÇ
  => ÖLÜMÜN ARKASINDAN-Ece Ayhan
  => AYDIN CEMiL MERiC
  => Alacakaranlık - Necatigil
  => DİLİMİZ ÜZERİNE
  => Dilin Canlandırma Gücü - Mehmet Kaplan
  => Doğru ile Yalan - Nurullah Ataç
  => Dostluk - Cicero
  => Aşk Üzerine - enis batur
  => Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha
  ATTİLA İLHAN
  ATTİLA İLHAN-KÖŞE YAZILARI
  E-KİTAP
  ANSİKLOPEDİK
  SATRANÇ VİDEO DERSLERİ DÖKÜMANLAR
  SATRANÇ OYNA
  ŞİİR
  DİL ANLATIM TÜRK EDEBİYATI - LİSE KAYNAK
  EDEBİYAT RADYO
  EDEBİYATIMIZDA ŞİİR ROMAN ÖYKÜ (dinle)
  100 TEMEL ESER (dinle)
  100 TÜRK EDEBİYATÇISI (dinle)
  SESLİ KİTAPLAR
  FOTOĞRAF ÇILIK
  E-DEVLET
  EĞİTİM YÖNETİMİ DENETİMİ
  RADYO TİYATROSU
  ÖĞRETMEN KAYNAK
  EDEBİYAT TV
  SÖYLEŞİLER - BELGESELLER TV
  RADYO KLASİK
  TÜRKÜLER
  GAZETELER MANŞETLER
  ÖYKÜ ANTOLOJİSİ
  DERGİLER - KİTAPLAR - KÜTÜPHANELER
  E-DERGİ
  KİM KİMDİR BİYOGRAFİLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  İLETİŞİM
  EDEBİYAT OKYANUS
Karşılaşma Ahlakı Üstüne-Ahmet İnam

KARŞILAŞMA AHLAKI ÜSTÜNE BAZI DÜŞÜNCELER

Ahmet İnam    

                                 www.edebiyatokyanus.tr.gg

  Karşılaşmayı bilmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Karşılaşamayan insanların birarada

olduğu bir dünyada. Ne olur karşılaşamayan insanların birarada yaşadığı bir dünyada?

Karşılaşamama, “sosyolojik”, “psiko-sosyolojik”, “antropolojik” bir olgu değil! Bir ontoethik

özellik. İnsanın varlık yapısından kaynaklanan, bir ahlaksal yaşam özelliği.

Karşılaşamama ne gibi bir yaşama biçimine (Lebensform) yol açar? Karşılaşamayan

insanların birarada yaşadığı dünya, nasıl bir dünyadır? Yüzyıllardır yaşadığımız, bin

yıllardır ömür sürdüğümüz bu dünyadır. Bu dünyada karşılaşabilen insanlar oldu mu?

Yeniden, yeniden soralım: Ne olur karşılaşmanın olmadığı bir dünyada?

Kokuşma başlar sürer. İnsanların birbirlerini insan yerine koymadığı bir dünyada,

birbirlerini, damgalayarak, kalıplar içinde, önyargılarla gördüğü bir dünyada, yaşam

kokuşur! Birbirlerini darlaştırarak, kafalarındaki çerçeveler içine sıkıştırıp gören; güveni,

sevgiyi, saygıyı, yaratmayı, canlılığı, sevinci, keşfi, özgün arama, araştırma,

beklentilerini, yaşayamayan insanların oluşturduğu dünya kokuşur! Birbirini kullanmaya,

denetlemeye, sömürmeye çalışan, içten anlama isteği yerine, düzeni sürdürmek için

gerekli davranışlarda bulunmayı, dıştan uygun, uyumlu görüntüler vermeyi seçen, kendi

yarattıkları daracık dünyalarında, konforun, ekonomik, teknolojik olanakların rahatlığıyla

sığlığı seçen insanların ilişkileri kokuşur! Ne birbirlerini ne de kendi içlerini göremeyen

insanların, doğaya, evrene, bilgilerine, duygularına, sezgilerine, düşüncelerine,

bedenlerine, içinde yaşadıkları, kültürel, ahlaksal, toplumsal, siyasal, ekonomik düzene

bakışları kokuşur.

Karşılaşamayan insanların yaşadığı dünyada, estetik, ethik değerler kokuşur. Kendi

olmaya, kendine özgü yaşama erişmeye çabalayan insanların umutları kalmaz.

Elbette, adâletin olmadığı, insanların açlıktan, anlamsız savaşlardan öldüğü, sömürüldüğü

bir dünyada insanların karşılaşabilme yaşantısı (Erfahrung) yaşayabilmeleri çok zordur.

Karşılaşabilme, bir anlamıyla alt yapı yeterliliği gerektiriyor. Unutmayalım ki, sosyoekonomik

düzen karşılaşabilme yaşantılarını belirliyorsa, karşılaşma yaşantıları da sosyoekonomik

düzeni etkiler. İnsan onto-ethik yapısı gereği, karşılaşabilme olanaklarıyla

doğmuştur. İçinde bulunduğu koşullar olanağın gerçekleşmesini engelleyebilir. Bu

olanağın keşfi ve geçekleştirilmesi ahlakın çok önemli bir sorunu olarak görünüyor.

Elbette, keşif ve gerçekleştirme bir dereceye kadar öğretilebilir. Güzel bir dünya için,

haksızlığın giderek kaldırıldığı, insanların kendilerine yakışan yaşamaları oluşturabildiği bir

dünya için, insanların karşılaşma yaşantılarını tanımaları, yaşayabilmeleri, hiç değilse

yaşanmasındaki sorunları anlayıp tartışabilmeleri gerekiyor.

Öyleyse, tartışmaya başlayalım: Nedir; karşılaşma?

Birbirlerinin önlerine çıkan insanlar, karşı karşıya gelme durumlarını karşılaşma olarak

yaşamayıp, yaşamda kalma, yaşamlarını ne olursa olsun sürdürme telâşı içinde farklı

yaşantılara sahip oluyorlar. Birbirlerini bir tehdit olarak algılayıp, çatışma içine

girebiliyorlar. Çatışma, bir kalıplama ardından bir denetleme sürecidir. Önce “tehlike”

“kalıbı” ile kalıplanan “karşımızdaki”, ortadan kaldırılması için üzerine atılım yapmamız

gereken düşman oluyor. Yine kalıplama, denetleme mengenesi içinde, karşımızdakini

yutabiliyoruz; yutma, karşımızdakini kendimize indirgememiz demektir. Karşımızdakini

yok etmek, ortadan kaldırmak, ortadan kaldırdığımızı kendimize katmaktır. Diğer bir

karşılaşamama durumu, karşımızdakini kullanmak, sömürmek, çıkarlarımıza âlet

etmektir. Kullanmak, “karşılığını” ödeyerek de gerçekleştirilebilir. Anlaşma, uzlaşma da

kimi durumlarda karşılaşmaya katkıda bulunmayabilir. Ne çatışır, ne karşımızdakini

yutarız; ortak çıkarlara uygun bir yolda birbirimize “zarar vermeyebiliriz”, birbirimizi

“görmeyebiliriz”; anlaşırız ama. Belki birbirimizi görmemek için anlaşırız. “İşimiz

görülsün”, işler yolunda yürüsün diye. Burada bir “yutma”, “yutulma”, çatışma durumu

değil de, bir “ilişmeme” durumu söz konusu. İlişmemenin daha da olumsuzu

diyebileceğimiz bir diğer karşılaşamama hâli, “yok sayma”dır. Taraflar birbirlerini karşılıklı

olarak yoksayarlar. Görmezler. Birbirlerine “yok gibi”, “hiç yaşamamışlar”, “hiç

yaşamıyorlarmış” gibi davranırlar. Yoksayma, tek yönlü de olabilir!

Karşı karşıya gelme durumlarından biri “ağırlama”dır. Ağırlama da karşılaşma durumu

taşımayabilir. Ağırlama, karşılaşma’nın dışında bence, karşı karşıya gelmenin en

düşündürücü olanlarından biridir. Ağırlamada, karşılaşıcılar, karşı karşıya olanlar,

ağırlayan ve ağırlanandırlar. Ağırlayan, ağırlama adâbı içinde karşı tarafı hoş etmeye

çalışır. Ağırlama, çok incelik isteyen bir karşılama’dır. Ne abartma, ne takdir etme

yetersizliği olmalıdır: Ağırlayan , ağırlananı ikrâmıyla ezmek istemez, ikrâmı eksik

bırakmak da. Burada karşılaşmadan çok karşılaşma kaygısı öndedir: Konuktur,

karşılanan. Tanrı konuğudur kültürümüzde: Bize emânettir! Yüzü, ilgilendirmez bizi,

yüzünün taşıdığı cânın kim olduğu değildir temel kaygımız; konuğa, kendimize, konukluk

ahlakına (çoğu kez töreleşmiş biçimiyle) saygı önde gelir, karşılayan olarak, ağırlayan

olarak. Karşılanan, karşılayanı üzmek, zora sokmak istemez. Sık andığım, bir şair dostun

sözleriyle Ağırlanan olarak, konuk geldiğimiz kapıyı tedirgin çalarız, ağırlayan bizi mahçup

uğurlar! Saygının temelde olduğu, muhabbete dönüşmeye hazır bir kaygıyla sürer

ağırlama!

Karşılaşmaya ağırlamayla girmek anlamlı olabilir: İnsanların birbirlerinin yüzlerini,

cânlarını görerek ağırlamasıyla başlıyor karşılaşma.

Karşılaşma karşısı olanın başarabileceği bir eylem. Karşısı olan, karşılaşmaya açık, bunun

için donanımlı olandır. Hazır olan, bilinçli, bilgilidir. Karşısını maskelerle, perdelerle,

korkularla, ürküntülerle doldurmayan, tıkamayandır. Karşısı olan, dünyayı karşılamaya

gönüllü, karşısına çıkabileceklerle savaşmaya, uğraşmaya, başına gelebileceklerin

bedelini ödemeye hazır biridir. Karşısı olan, karşı karşıya geldiklerini karşılamayı göze

almış olandır. Karşımızda olanı karşılayabilme duyarlılığı taşır.

Duyarlılık bizi onto-ethik açıdan iki temel varolma biçimi ile karşı karşıya bırakır: Önümde

açılan bir ufkum, yürüyeceğim yol, sınayacağım düşünceler var. Karşım, açıklığım;

dünyaya kendimi sunuşuma, dünyayı kendime kabul edişimi belirler. Karşım varsa

gidebilirim; bana gelebilirler. Dünya bana gelir, kendini bana sunar, verir: Borçlu kalırım

ona. Karşım varsa, açılıyor, bana doğru açılanları kabul ediyorum, buyur ediyorum

demektir. Dünyayı “karşıma” aldığım, “karşım”dan ona doğru yürüyebildiğim için şükran

duyarım. Borç ve şükran “karşı”mın oluşmasında, gelişmesinde iki önemli “yaşanan”.

Borçluluğum, karşılama gücünü oluşturur; ödemem için kendimi aşamaya, kendimi

karşılamaya hazır, açık tutmaya çabalarım. Yaşamak borçlu olmaktır: Cân verilmiştir.

Borç olarak, emânet olarak verilmiştir. Verilmeyebilirdi. Yaşıyorsak, karşımız varsa,

karşılaşama duyarlılığı içinde, kendimizi karşılaşmaya hazırlıyorsak, karşılaşma gücünü

taşıyorsak, şükür etmeliyiz. Borç ve şükran, karşılaşma duyarlılığını arttırır.

Karşılaşma, diğer insanlarla olabildiği gibi, insanın kendisiyle de olabilir. Kimle neyle

karşılaşacağız? Yanıtı baştan alırız: Kendimizle, “O”nunla, (“o”, “öteki”dir, karşımızda

durandır!) Doğayla, evrenle, bilgiyle, duyguyla, sezgiyle, düşüncelerle, bedenle, politik

güçle: Toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaksal düzenle.

Örneğin, doğayla nasıl karşılaşılır? Karşımızı açık tutar, doğanın karşımıza varmasını,

karşımıza gelmesini bekleriz. Elbette, edilgin bir beklenti değil, karşının açılması. Doğa,

beklenilmez yalnızca, doğaya gidilir. Doğanın çağrısını duyarak. Karşılaşma karşılıklı bir

eylemdir. Eylemleşmedir. Doğaya bakmaya, onu görmeye hazır, karşımızda, önümüzde

beliriveren dünyaya hayretle yaklaşırız. Doğa, daha önceki bakış çerçevem içinde, belli

kalıplarla yaşanmış; karşımın dışına atılmıştır; karşı karşıya olduğum zamanlarda onu

karşıma alacak beklenti ve donanım eksikliğinden ötürü, doğayı yepyeni bir açıyla,

yepyeniliği içinde karşıma almak yerine, kafamın içindeki kalıplardaki kopyasını,

çerçeveme koyduğum kopyasını görmeyi seçerim. Karşımın doğası olmaz böylece.

Karşısında hiçbir şey olmamış, karşısı bomboş bir insansam, karşılaşacağım bir yer

değildir, artık dünya.

Doğa, bir insan değil, karşılaşmamda katkısı nasıl olabilir? Çağrısını duyarak, demiştim.

Doğanın çağrısı, onu karşımın dışındakini arşivleme bölgeme, kalıplama, sınıflama,

yerleştirme bölgeme taşımamı engeller, duyabilirsem. Bu bölgeden çekip çıkarır beni.

Yepyeni hâli ile görürüm onu. Görmeye hazırlamışımdır kendimi, karşılaşma duyarlılığım

beni bu hazırlığa, bu görmeyi beklemeye götürmüştür.

Doğa karşıma yepyeni olarak çıkar, daha önce hiç görmediğim biçimde: Sonsuzluğu

içinde. Tüm karşılaşmalarda, karşılaşanlar yepyeni ve sonsuzdur.

Kendimizle karşılaşmanın zorluğu şimdi çıkıyor ortaya: Kendimizi görmemizi engelleyen,

toplumsal, kültürel biçimlendirmeler, psikolojik savunma mekanizmaları, sürekli olarak

kendimizin yerine kendimizin kopyalarını koyar. Kendimizin kendimizi görme çağrısına

kulak vermek, bu çağrıyı duyabilecek donanıma sahip olmakla olanaklı. Kendimizi yepyeni

ve sonsuzluğu içinde görmek yine iki temel onto-ethik özelliğe ulaşma ile sağlanabilir:

Göze alma (Wagnis) ve Sınama (Versuch)! Göze alma, kopyadan, kalıptan, alışılmıştan,

dolayısıyla kolaycılıktan, rahatlıktan kurtulabilmek, karşımızı açmak, karşımızda olanın

çağrısını duyabilme cesaretidir. Karşılaşma, “risk” içerir, tehlikeler taşır. Tehlike

korkakları, alışkanlık düşkünleri karşılaşamazlar. Tehlikeyi, sorunları, yeniliği göze

alanlar, karşı karşıya geldikleri sonsuzluğu araştırmaya, sınamaya, denemeye

üşenmezler.

Kendimizle karşılaşma, karşılaşmaların en zoru olsa gerek. Yepyeni görebilmek kendimizi,

tükenmemişliğimizi, sonsuzluğumuzu, bitimsizliğimizi: Bitimsizliğimizin içindeki

bitimsizliğimizi. Kendimizi bir emanet olarak görüp, kendimizle karşılaşabiliyor olmanın

şükran “duygu”suyla, kendimizle yaşamayı, öteki, ötekideki insanlarla, “yabancı”larla

yaşamayı başarabilmek.

“O”, karşımda ise, görebiliyorsam, karşım açıksa, ötemde öteki var demektir. Karşım

kapalıysa, “o”, orada, “herhangi biri” olarak kalacaktır. Herhangi birine: a) Kayıtsız

kalabilir b) Düşman olabilir c) İnsan olduğu için saygı duyabilirim. Saygı ve ölçülülük,

karşımın açılması anlamına gelmez. Kurallara uygun davranıyor olmam, insanlara saygılı

davranmam, onlarla karşılaşmam demek değildir. Öteki, boş bir “x” olamaz. Öteki,

ötemde olan, karşımın sınırlarında bulunandır: Ucumdadır. (Transcendental)

Karşıma aldığım, ötemde duranla karşılaşabilmem, ona güvenmemi gerektir. Güvenir,

kendimi emânet ederim ona. O da güvenir kendini emânet eder bana, onun

sorumluluğunu taşırım. Güven ve Sorumluk: Karşılaşmanın iki temel özelliği.

Karşılaşanların birbirlerindeki yeniliği, sonsuzluğu görebilmeleri için Güven ve

Sorumluluğun Saygı ile bütünleşmesi gerekir. Elbette, karşılaşanlar, varolabildikleri, cân

taşıyabildikleri, hele hele karşılaşabildikleri için, yaşamın kendisine, içlerindeki sonsuzluğa

şükran duyarlar; şükran insan olarak var olmanın borçlu olmak olduğunu bilmekten

kaynaklanır. Borçlu olmak, şükran ve sorumluluğa yol açar.

Öteki, ötekidir, karşılaştığımdır. Karşımdadır. Karşılaşmada, karşılaşanlardan biri

olarak,bendeki onu,bendeki beni, bendeki onları, bendeki bizi yaşarım. Bende o, öteki,

ötedeki olarak vardır. Olanca sonsuzluğuyla. Karşılaşan beni, bendeki beni de yaşarım,

karşılaşırken; ben ve ötekinin dışındaki insanları, onları; kendimle birlikte ötekini duyar,

anlar, yaşarım.

Benzer biçimde, öteki, ondaki o’yu, ondaki beni, ondaki onları, ondaki bizi

İLETİŞİM edebiyatokyanus@gmail.com  
   
Reklam  
   
edebiyatokyanus 361701 ziyaretçi (691178 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=