edebiyatokyanus
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  YAZILAR
  ARAŞTIRMA-İNCELEME
  SÖYLEŞİ
  => Attila İlhan ile Roman, Şiir, Gerçekçilik, Dil, Sinema ve Diğerleri üzerine
  => Kelimeler bedava, cümleler sebil-A.Turan Alkan
  => Garbın Şark Meselesi-Suat Parlar
  => Depresifler Bana Göre Evrimsel Olarak Bir Sonraki Aşamayı Temsil Ediyor, Yazdıklarım Onlaradır-M.Tahir Ceylan
  => AMERİKA'NIN MATRUŞKASI-YİĞİT TUNCAY VE SUAT PARLAR
  => 21. YÜZYILDA TÜRKİYE" ÜZERİNE YAPILAN SÖYLEŞİLER-Emre Kongar
  => 21. YÜZYILDA TÜRKİYE-2 -Emre Kongar
  => 19 Mayıs Atatürkçü Düşünce Kulübü-ATTİLA İLHAN
  => Türk Aydını Türk Değildir-ATTİLA İLHAN
  => Attilâ İlhan kendini nasıl tanımlar?- Attilâ İlhan
  => Türk Şiirinin yaşayan büyük ustalarından Abdurrahim KARAKOÇ 'la Leylâ AKGÜL'ün söyleşisi
  => ÖYKÜ TARTIŞMASI
  => SÖYLEŞİ - Hegel’in Günümüz Felsefesi Açısından Önemi
  => ACQUES DERRIDA’YLA SÖYLEŞİ
  => Doğruya, İyiye ve Güzele
  => Enis Batur'la söyleşi “Umutsuz Karamsardır”
  DENEME
  ATTİLA İLHAN
  ATTİLA İLHAN-KÖŞE YAZILARI
  E-KİTAP
  ANSİKLOPEDİK
  SATRANÇ VİDEO DERSLERİ DÖKÜMANLAR
  SATRANÇ OYNA
  ŞİİR
  DİL ANLATIM TÜRK EDEBİYATI - LİSE KAYNAK
  EDEBİYAT RADYO
  EDEBİYATIMIZDA ŞİİR ROMAN ÖYKÜ (dinle)
  100 TEMEL ESER (dinle)
  100 TÜRK EDEBİYATÇISI (dinle)
  SESLİ KİTAPLAR
  FOTOĞRAF ÇILIK
  E-DEVLET
  EĞİTİM YÖNETİMİ DENETİMİ
  RADYO TİYATROSU
  ÖĞRETMEN KAYNAK
  EDEBİYAT TV
  SÖYLEŞİLER - BELGESELLER TV
  RADYO KLASİK
  TÜRKÜLER
  GAZETELER MANŞETLER
  ÖYKÜ ANTOLOJİSİ
  DERGİLER - KİTAPLAR - KÜTÜPHANELER
  E-DERGİ
  KİM KİMDİR BİYOGRAFİLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  İLETİŞİM
  EDEBİYAT OKYANUS
AMERİKA'NIN MATRUŞKASI-YİĞİT TUNCAY VE SUAT PARLAR

AMERİKA'NIN MATRUŞKASI

 

YİĞİT TUNCAY VE SUAT PARLAR
Söyleşi Tarihi : 05. 12. 2003
Fotoğraflar: Irak'a işgal öncesinde canlı kalkan olarak giden, fotoğraf sanatçıları; Gençer Yurttaş ve Cevahir Buğu'nun Irak'dan görüntüledikleri...

 

Yiğit Tuncay: Ortadoğu'daki, ABD'nin işgaline daha önceki söyleşimizde değinmiştik. İsrail Filistin işgalini sürdürüyor. Irak işgalini daha da detaylı konuşalım diyorum. Amerika'nın bir belgesi var. Kendi belirlediği kurumların, devletlerin teröristliğini ilan eden bir belge bu. Yani bir “terörizm” belgesi ki, buna “global terörizm” diyor. Daha önce çok fazlasıyla ele almıştık bu konuyu. ABD hangi temelde, neyi terörist ilan ediyor?

 

Suat Parlar: ABD çapında bir gücün düşmansız yaşaması mümkün değil. ABD sürekli iç ve dış düşmanlar yaratmak mecburiyetinde. ABD askeri endüstriyel kompleksinin varlığı ve bekası bununla bağlantılıdır. ABD'nin askeri endüstriyel kompleksi dediğimiz zaman, bunun bir yanıyla ABD egemenlik sistemiyle bağlantısını kurmak lazım. Diğer yanıyla da ABD'nin birikim rejimiyle bağlantısını kurmak lazım. ABD'de militer bir birikim rejiminden sözetmek mümkün. Bunu rakamlarla dillendirirsek şöyle söyleyebiliriz; şu anda NASA projeleri de dahil olmak üzere ABD'nin silahlanma ve savunma bütçesi yılda 700 milyar dolarlık bir kapsama ulaşıyor. Bu muazzam bir rakam. Bu rakamdan ABD tekelleri paylarına düşeni alıyor ve bu öyle bir pasta ki, Pentagon'un ihaleleriyle her geçen gün çapı büyüyor. Pastanın çapı büyürken bundan pay alanların sayısında da bir azalma oluyor. Bazı silah tekellerinin Pentagon ve Beyaz Saray'la ilişkileri içerisinde bu pastadan diğer yerli sermaye gruplarına göre, ABD içindeki yerli sermaye gruplarına göre daha büyük oranlarda pay aldığını görüyoruz. Aynı zamanda burada bir koalisyondan da sözetmek mümkün. ABD'nin 1990'lardan itibaren büyük güç kazanan dünya ölçeğinde iş yapan finans oligarşisiyle askeri endüstriyel kompleksin bu silah tekelleri arasında bir ortaklık ilişkisinden sözetmek mümkün. Buna bir de enerji şirketlerinin programları eklendiğinde ortaya hakikaten inanılmaz ölçeklerde tekelleşmiş bir çekirdek çıkıyor. ABD silah tekellerinin askeri endüstriyel kompleks çerçevesi içerisindeki çıkarları, aynı zamanda ABD mali oligarşisinin dünya düzlemindeki çıkarlarıyla çakıştığı ölçüde muazzam bir yayılmacı faaliyet görüyoruz. Bu öyle bir dinamit ki, ABD'nin 35 ülkede üsleri, dünyanın dört bir yanına yayılmış 1 milyon 300 bin askeri eşlik ediyor. Bu temelde ABD'nin askeri yayılması, ABD'nin militarist emperyalist politikaları, ABD'nin egemen sınıflarının varlık koşullarının vazgeçilmez dinamiğine dönüşüyor. Bu dinamit çerçevesi içerisinde mesele ele alındığında, ABD'nin sürekli dış düşman imha etmek mecburiyetinde olduğunu görüyoruz. Bu dış düşman uzun müddet SSCB'nin başını çektiği Sosyalist blok oldu. Ama hiçbir zaman, sosyalist blok, ABD'nin silahlanma harcamalarının yanına bile yaklaşamadı. En yoğun silahlanma yarışı dönemlerinde bile ABD'nin gerisinde kaldı. Özünde ABD'ye askeri açıdan, hiçbir zaman tehdit edecek boyutlara varmadı. ABD, o muazzam nükleer stoku ve ilk vuruşu SSCB yapmış olsa bile, SSCB'yi birkaç kez yok edebilecek potansiyeli elinde tuttu. Bu silahlanma yarışında A.B.D. her zaman için daha avantajlıydı. Bu düşmanın çökmesiyle birlikte, A.B.D. yeni düşman arayışları içerisine girdi. Uzun müddet de bocaladı. Ancak şimdi net bir çerçeve çizmiş durumda A.B.D., terörist kapsamı içerisinde bazı güçleri, güçler kategorisine almış vaziyette. Yalnız burada o düşman kategorisi içerisine alınanların bir özelliğine dikkat çekmek istiyorum, düşman kategorisinde olanlar ağırlıklı olarak müslümanlardan veya müslüman örgütlerden kurumlardan oluşuyor. Yeşil Kuşak İslam projesi içerisinde SSCB'yi kuşatmak adına işbirliği yaptığı güçlerin önemli bir bölümünü, A.B.D. günümüzde artık terörist olarak nitelendiriyor. Ama tabi ki bu kadar değil. Onun yanı sıra dünya coğrafyasına yayılmış devrimci örgütler de A.B.D. açısından düşman tarifi içerisinde ve terörist kategorisinde. Fakat mesele bu kadar basit değil. 1992 yılında Clinton döneminde gündeme getirdiği savunma planlama rehberi herhangi bir bölgesel gücün -bu güç müttefik bile olsa-, ABD’nin ekonomik çıkarlarına, askeri çıkarlarına zarar verecek tarzda yükselişinin önüne geçmek temel stratejik hedef olarak formüle ediliyor. Meseleye bu bağlamda bakıldığında, Asya Pasifik'te Japonya'nın ekonomik gücünü pekiştirmesi ve burada kendine stratejik bir alan yaratması, Avrupa Birliği ekseninde Almanya ve Fransa'nın yükselişleri, A.B.D. açısından bunlar müttefik de kabul edilseler, birer tehdit olarak algılanıyor. Demek ki A.B.D. sadece terörist kategorisiyle yetinmiyor, en yakın müttefikleri bile kendi potansiyel çıkarlarına zarar verecek ekonomik, ticari, askeri atılımlarda bulunduğu zaman onları da çok rahat engellenebilecek baskı altına alınması gereken güçler olarak değerlendirebiliyor. Bura da global terörizmden söz ediyoruz. Aslında global terörizmi tersinden okursak, global terörizmin şu anda temsilcisi ABD. Dünyanın dört bir yanında terörist şebekeleriyle, gangster gruplarıyla bunun yanı sıra istihbarat kökenli organizasyonlarıyla, uyuşturucudan insan ticaretine varıncaya kadar A.B.D.'nin istihbarat aygıtının başında bulunduğu bir mafyatik dinamiğin işletildiğini görüyoruz. A.B.D. örtülü operasyonlarını aynı zamanda böyle bir dinamiğe dayandırıyor. A.B.D.'nin Nikaragua'da, El Salvador'da, Guatemala'da, Orta Amerika'nın diğer ülkelerinde Ortadoğu'da ve Afganistan'da gerçekleştirdiği doğrudan terörist faaliyetlerin yanı sıra kirli para trafiği veya suç ekonomisi anlamında da çok ciddi örgütleme çalışmaları olduğu artık bilinen bir gerçek. Özellikle Vietnam savaşından itibaren bu gerçek daha da açığa çıktı. Yani A.B.D.'nin, dünyanın uyuşturucu şebekelerini örgütlemesi, bunun yanı sıra Afganistan'da SSCB'ye yönelik savaş döneminde oradaki örtülü mücadeleyi uyuşturucu parasıyla finanse etmesi, bu doğrultuda Pakistan istihbarat örgütünü de kullanması, bilinen gerçekler. Onun ötesinde adına İrangate denilen ve bugün bile henüz daha tümüyle aydınlatılamamış olan bir süreç yaşandı. Bu temelde de A.B.D.'nin Nikaragua'da kontraların finansmanında uyuşturucu parasından yararlandığını biliyoruz. Bu uyuşturucu işi, A.B.D. açısından o kadar yaygın ve zirveleri öylesine işgal etmiş vaziyette ki, herkes bundan payına düşeni aldı. Şu anda A.B.D. başkanı olan Bush'un kokain ticaretinden doğrudan doğruya payını alan bir küçük patron olduğunu Bush'un biyografilerinde görmek mümkün. Bu noktada Bush'un bazı resimlerinin olduğu iddiası gündeme geliyor bu kokain değişimleri sırasında. Olmaması da düşünülemez. Çünkü biraz önce sözünü ettiğimiz silah ve petrol tekellerinin yanı sıra en büyük ciro uyuşturucu işinde, yıllık 1 trilyon doları buluyor. Ve burada A.B.D.'nin devlet mafyası CIA'in yönlendiriciliğini görüyoruz. Tabi akraba olduğu diğer istihbarat örgütleriyle birlikte. Özellikle de müttefik ülkelerin istihbarat örgütleriyle birlikte böyle bir ağ kurmuş vaziyetteler. Örtülü operasyonlarını, dünya üzerindeki terörist faaliyetlerini de bu kaynaktan gelen fonlarla finanse etmekteler. Dünyanın her neresinde adına “düşük yoğunluklu çatışma” denilen bir süreç yaşanıyor ise, orada aynı zamanda uyuşturucunun ve kirli para trafiğinin de izlerini görmek mümkün. Böyle bakıldığında kim gerçek terörist sorusunun cevabı net olarak çıkıyor. A.B.D. şu anda dünya uyuşturucu trafiği içerisindeki konumu, buradan kaynaklanan muazzam finansal fonları kontrol etmesi ve neredeyse para sisteminin dişlerini bu fonlarla yağlaması ölçeğinde, dünyanın en nitelikli denilebilecek kiralık katiller şebekesiyle, Afganistan başta olmak üzere Orta Amerika'da, Latin Amerika'da yürüttüğü faaliyetlerle, A.B.D. şu anda dünyanın en büyük terörist gücü ama bunu tam tersi bir düzlemde gündeme getiriyor. A.B.D. şu anda varoluşunu hem ideolojik ölçeklerde hem de politik anlamıyla bir terörizmle savaş doktrinine bağlamış durumda. Terörizmle savaş denildiği zaman, A.B.D.'nin artık psikolojik ve ideolojik savaşının da hedefi haline gelmiş müslümanlar ve bunun yanı sıra dünyanın dört bir yanındaki devrimciler anlaşılmalı. A.B.D. çıkarlarına zarar verebilecek potansiyel, şu anda özellikle İslam ülkelerinde bulunduğundan, yani İslam ülkeleri dünyanın önemli petrol, su, doğalgaz kaynaklarına sahip bulunduğundan, emperyalizmi geriletebilecek çok güçlü kültürel ve tarihsel birikimlere sahip bulunduğundan, A.B.D. şeytanlaştırma çerçevesinde dünyanın dört bir yanındaki İslamcıları boy hedefi haline getirmiş vaziyette. Çünkü A.B.D.'yi özellikle çok fazla iddialı olduğu Avrasya alanında sıkıştırabilecek, A.B.D.'yi bu alanda askeri açıdan, politik açıdan açmaza sürükleyebilecek en önemli potansiyellerden biri islami güçler.

  Buna elverişli kaynaklara sahip oldukları içindir ki, A.B.D. şeytanlaştırma girişimi çerçevesi içerisinde, onları düşman ilan etmiş vaziyette. A.B.D.'nin terörle savaşı aynı zamanda gizli bir doktrine dayanıyor. Seçilmiş halk ve aşikar yazgı doktrinine dayanıyor. A.B.D. dünyadaki insanların tümünden kendini sorumlu görüyor, kendi yaşam tarzını dünyanın dört bir yanına ihraç etme sevdasını taşıyor. Böyle bakıldığında A.B.D. dünyanın en dinci devleti ve dolayısıyla terörizmle savaş safsatası çerçevesi içerisinde, A.B.D. seçilmiş halk misyonunu ön plana çıkarıyor. Seçilmiş halk misyonu, yahudilikle, evanjelik hıristiyanlığın bileşimi olan bir ilahi halk kurgusu yaratıyor. Bu anlamda da dünya üzerinde yürüttüğü savaşların tamamının haklı savaş olduğunu düşüncesini ileri sürüyor. Giderek bunu bir askeri bir prensibe dönüştürüyor. Bu çerçevede de A.B.D.'nin sözde teröristlere karşı yürüttüğü savaş aynı zamanda şeytanı dünya üzerinden silmeye yönelik bir ilahi savaş anlamını taşıyor. İşin böyle bir dini boyutu da var. Dolayısıyla, A.B.D.'nin sözde teröre karşı savaşı, kendi pisliklerini de örtmeye yarayan bir dini savaşa dönüşmüş oluyor. Böyle baktığımız zaman Haçlı Seferleri’ni aratmayacak bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Bugünün A.B.D.'si Haçlı emperyalizminin tarihsel bir sonucu olarak orta yerde duruyor, ki bu da Yahudilikle de pekiştirilmiş vaziyette. Böyle bakıldığında, özellikle de evanjelikler kendilerini Yahudilerle ortak bir dinî zeminde değerlendiriyorlar. Bunlar giderek dünyanın sonunun yaklaştığı, artık yeni milenyumda kıyamet alametlerinin belirdiği gibi bazı hezeyanlardan da yola çıkarak, dünyada çok büyük bir savaşı ilan etmiş vaziyetteler. Ama bu kendi kıyametlerini geciktirecek mi, ona dünya halkları karar verecek tabi.

  Y. Tuncay: A.B.D.'nin, Irak işgalinde, hep gündeme getirilen petrol dışında ne tarz kaynaklara yönelmesi söz konusu. Yani sadece petrol müdür hedef, yoksa başka kaynaklar da var mıdır burada?

Suat Parlar: Bizim bugün Irak olarak nitelendirdiğimiz topraklar, Ortadoğu'nun kalbi sayılan topraklar. Fırat ve Dicle nehirlerinin akış mesafesinin en önemli bölümü Irak'ta gerçekleşiyor. Şaddül Arap su yolunu da, Fırat ve Dicle oluşturuyor. Tarihte de burası verimli hilaldir ve insanlığın bütün kurumları bütün önemli kazanımları bu bölgede ortaya çıkmıştır. İslamın kurumlaşması bu bölgede gerçekleşebilmiştir. Irak son derece önemlidir. Ortadoğu'nun kalbi sayılan Irak'ı kontrol etmek demek, bu çok önemli su yolları üzerinde bir denetimi sağlamak anlamına gelir. Özellikle de İsrail'in bu bölgedeki varlığının mutlak güvenlik çerçevesi içerisinde A.B.D.tarafından garantiye alınması bir yanıyla bu su kaynaklarının İsrail'in su politikası doğrultusunda yönlendirilmesi anlamına da gelir. Fırat ve Dicle, Türkiye'den bakıldığında, aynı zamanda GAP gibi çok önemli bir projenin su güvenliğini, gıda güvenliğini garanti edecek bir projenin çerçevesini de ortaya koyuyor. Irak'la İran arasındaki savaşın en temel gerekçelerinden birinin Şaddül Arap su yolu olması düşünüldüğünde, verimli hilal açısından, Irak denilen, özünde Mezopotamya topraklarının kalbi sayılan topraklar açısından, suyun ve tarımın önemi bir kez daha anlaşılıyor. Bu görmezden gelinecek bir gerçeklik değil. Bugün ABD'de domatesin fiyatı, petrolün, daha doğrusu benzinin fiyatının dört beş mislidir. Bu bile önemli bir ölçü. Giderek bölge ülkelerinin hepsinin müthiş bir gıda güvenliği krizine düşmüş olmaları suyun önemini bir kez daha ortaya koyuyor. İsrail mutlak güvenliğini bölgedeki bütün su kaynaklarının kontrol edilmesi ve bu ölçekte kendi tarımsal potansiyelinin çok pahalıya malolmakla birlikte, bölgenin kıt su kaynaklarının aşırı derecede yağmalanması üzerine kuruyor. Irak'taki su kaynaklarına İsrail'in bigâne kalması düşünülemez. Bu çok önemli. Nasıl ki petrolün Türkiye'de, İsrail üzerinden artık taşınması söz konusu ise, Irak petrolünün suya yönelik olarak da bazı projeler elbette gündemde olacak. Çünkü önümüzdeki dönemde Ortadoğu'da savaş ve kriz gerekçesinin su olacağına dair İsrailli ve Amerikalı uzmanların saptamaları var. Aslında bu bölgenin su kaynaklarının doğru, eşitlikçi temelde paylaşımı, bölge halklarının çıkarlarıyla uyumlu paylaşımı, herhangi bir krizi herhangi bir savaşı çok rahat önler. Ama İsrail'in militarist politikası, su emperyalizmi, A.B.D. destekli olarak bölge ülkelerine dayattığı su krizi düşünüldüğünde ve suyun bu bölgede askeri stratejinin bir parçası olarak hem İsrail hem Türkiye tarafından değerlendirildiği düşünüldüğünde, geleceğe yönelik olarak bu senaryolar da çok haksız sayılmaz. Türkiye'nin bölge ülkelerine yönelik su politikasını, İsrail'le stratejik ilişkilerinden ve A.B.D. ile ortak bazı askeri stratejik hesaplara sahip olmasından bağımsız değerlendiremeyiz. Türkiye'nin bu bölgede bir su stratejisinden, su politikasından söz etmek pek mümkün değil. Türkiye'nin buna yönelik çok ciddi bir alt yapısı veya strateji geliştirebilecek bağımsız kaynakları yok. En önemlisi zaten Türkiye bu anlamda bağımsız değil. Ama bu bağımlılığa artık emperyalist merkezlerin baskılarının yanı sıra bir de İsrail'in stratejik baskıları eklenmiş durumda. Yani Türkiye'nin su politikasını, su stratejisini İsrail belirler hale geldi. Meseleye böyle bakıldığında A.B.D. ve İsrail'in Fırat ve Dicle nehirlerinin çok önemli mesafeler katettiği Irak'a yönelik olarak petrolün yanı sıra su ve tarım ölçeğinde de bazı projeleri gündeme alacağını söylemek mümkün. Gerçi o bölgeler inanılmaz ölçekte tahrip edildi. Şu anda Irak'taki tarımsal alanların büyük bir bölümü oraya yağdırılan uranyumlu mermiler nedeniyle müthiş ölçüde bir çevre felaketiyle karşı karşıya, ama gelecekte o bölgelerde bir takım teknolojik arındırma çalışmalarından sonra, grantasyonlar gündeme gelebilir. İsrail'in inanılmaz ölçekte toprak kapattığını biliyoruz. İsrail, bugün Musul'da, Kerkük'te özellikle Kuzey Irak'ta çok büyük ölçekte toprak satın aldı. Bu sadece petrolle ilgili değil, bunun önümüzdeki dönemde kolonizasyonla ilgili yönleri olabilir. Ayrıca İsrail'in kendi gıda güvenliğine ilişkin olarak burada bazı çalışmalar yapması söz konusu olabilir. Gözlerden hiç kaçırılmaması gereken bir nokta var o da şu, İsrail şu anda sahip olduğu su kaynaklarının %78'ini gayri safi milli hasılasına %7 oranında katkısı bulunan tarım sektörü için yapıyor ve İsrail şu anda bölgedeki en fazla tarım ithal eden ülkelerin başında geliyor. İsrail bu anlamda kendi dar tarım potansiyelinin zaten bilincinde ve ithalata dayanıyor. İsrail GAP'ın yanı sıra verimli hilalde de toprak kapatıyor ise, ki kapatıyor burada birçok soruyu sormak lazım. Yani yerleşim politikasını limitlerine vardırmış bir İsrail, Filistin'de limitlerine vardırmış bir İsrail sınırlarının da tarif edilmemesi, halen hukuksal açıdan tanımlanmamış sınırlarının olmaması avantajından da yararlanarak yayılmacılık faaliyetini sürdürecek gibi görünüyor. Elverir ki 8-10 sene sonra yazacağımız kitaplar, GAP bölgesinde ve verimli hilalde İsrail'in kolonizasyon faaliyeti üzerine olacak. İsrail buralarda toprak kapatıyor. Dolayısıyla A.B.D.'nin bölgeyi işgalini petrol kaynaklarının kontrolü dışında veya Amerika'nın stratejik ihtiyaçları veya euro-dolar çatışması ekseninde müttefiklerinin enerji kaynakları üzerinde ABD'nin veto yetkisini kullanma anlamının dışında başka özellikleri de var. Buradaki tarımsal potansiyel, buradaki muazzam su potansiyeli elbette, A.B.D. tarafından da, İsrail tarafından da görmezden gelinemez. En azından A.B.D.'nin, İsrail'in bölgedeki varlığını gelecekte güvence altına alacak ekonomik ve siyasi yeni bir Ortadoğu düzenini kurarken, bu kaynaklardan İsrail'in yararlanması konusunda bir takım mekanizmalar geliştireceği açık. İşgalin bölgedeki su kaynakları ve tarımsal potansiyel anlamında da yönleri olduğunu iyi akılda tutmalıyız. Bu çerçevede de GAP'ın değerini çok doğru algılamalıyız.

  GAP'ı, bu işgalle boyutlanan, Ortadoğu'da yeni dünya düzeni çerçevesi içerisinde değerlendirmeliyiz. Çünkü şunu görüyoruz, İsrail'in bölgede bir su bankası kurulması ve suyun ticari metaya dönüştürülmesi ve su bankasına da en fazla Türkiye'nin sularının yatırılması doğrultusunda bir politikası var. Meseleye böyle bakıldığında, İsrail o kendi sahte barışını sağlarken, Türkiye'nin su kaynaklarını dayanmayı planlıyor ve kendi askeri yayılmacılığının stratejik desteği olarak Türkiye'nin su kaynaklarını görüyor. Meseleye böyle bakıldığında, önümüzdeki dönemde hem ABD, hem İsrail, hem Türkiye'de su konusunda yeni bir büyük oyunun tezgahlanmaya başladığını göreceğiz. Böyle baktığımızda da GAP'ın anlamı da daha netleşiyor, GAP şu anda rahatlıkla söylemek mümkün, İsrail'in sebze meyve sepeti haline ve askeri stratejik yapılanmasının doğal parçası haline gelmiştir. Bunun Suriye ile ilgili yanları da vardır ve İsrail Enerji Bakanı Paritski'nin açıkladığı gibi İsrail'le Türkiye arasında önümüzdeki süreçte kurulacak bir enerji koridorunun en önemli parçası GAP'tır. İsrail GAP'ı kendi projesi olarak değerlendirmektedir. Burada çok ciddi yatırımları vardır. İsrailli firmalar GAP'ta tarımsal işletmelerin yanı sıra enerji alanında da önemli yatırımlar yapmışlardır ve bunların hepsinin arkasında da İsrail hükümeti bulunmaktadır. İsrail hükümeti Türkiye ile yaptığı anlaşmalarda, bu bölgeye yapılacak yatırımların İsrail hükümetinin onay verdiği kuruluşlar tarafından yapılmasını şart olarak getirmişlerdir. Uzun zamandan beridir bu politika yürürlüktedir.

    . Tuncay: A.B.D., Ortadoğu'da çok kapsamlı bir stratejik plan geliştirmiş. Bu planın önemli bir sac ayağı İsrail, diğeri ise Türkiye. A.B.D. daha önce Sovyetler Birliği'ni terörist bir devlet olarak görüyordu. Yeşil Kuşak stratejisiyle Sovyetler Birliği'ni kuşatıp çökertmek için hareket etti ve buradan kendine özgü bir savaş tarif etti. fakat Sovyetler Birliği gerçeği ortadan kalkınca, yeşil kuşak ılımlı İslam projesine dönüştü. Çünkü tüm doğuda tehlike arzedecek ve batının yürüyüşünü engelleyecek her türlü bakış açısı zaten global terörizm tanımı içinde yer lacaktı.

Suat Parlar: Ilımlı İslam projesini şöyle değerlendirmek lazım. A.B.D. iki islam tarifi yapıyor. Bu islam tarifine göre kendisiyle uzlaşan, neo-liberal piyasayla uyumlu, islamın direniş sembollerini, islamın sahip olduğu sosyal adalet ve eşitlik prensiplerini reddeden, bunu islamın tarihinden çıkaran, islamı katı doktriner bir devlet felsefesine dönüştüren ve bu temelde de A.B.D. ile uzlaşan iktidar yapılarını koruyan islamı ABD, ılımlı islam projesi çerçevesinde değerlendiriyor. Bu islamın anayasası Washington patentli. Bu ılımlı islam Bosna Hersek'ten başlıyor, Körfez'e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyayı kucaklıyor. A.B.D. kendi açık kapı politikası çerçevesi içerisinde küreselleşme adına bu ilkelere dayatacağı politikalarla uyumlu islami grupları partileri ve örgütleri tercih ediyor. Ama bir başka islam var ki, bu islam da yoksulların islamı, ağırlıklı olarak ezilen halk kesimlerinin sosyalizmin çözülüşünden sonra kendilerini buldukları bir ifade ve örgütlenme alanı. A.B.D. bu islamın bastırılmasından yana. Ilımlı islamı savunanlar da bu islamın bastırılmasından yana. Hemen her ülkede artık islamcı güçler ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta dindar burjuvazi, diğer tarafta ezilen, sömürülen baskı altında tutulan ve adına radikal islamcı denilen halk kitleleri. A.B.D.'nin iki islamı olduğunu görüyoruz. Bu iki islam tanımını da zaten Türkiye'de de görmek mümkün. En önemlisi de bu ılımlı islamî grupların, kadroların, partilerin ve kadrolaşmaların sadece ABD'yi değil, aynı zamanda İsrail'i de hazmetmeleri söz konusu. Türkiye'nin bölgeye model olarak sunulma gerekçesi de bu. Türkiye iki önemli deney yaşadı. Bunlar ağırlıkla da islami tonu yüksek söylemli partilerdi. Bu iktidar deneylerinin her ikisinde de İsrail'le ilişkiler zirvedeydi. Dolayısıyla Türkiye'yi artık bölgeye model olarak sunarken aynı zamanda bu yaklaşımdan yola çıkılıyor. Tabi Türkiye bu konuda yalnız değil, aynı zamanda Ürdün Monarşisi'nin de bu bağlamda desteği var. Mısır'ın da desteği var. Bunlar da İslam ülkeleri. Baktığımız zaman temeli son derece çürük, yolsuzluklarla, pisliklerle iyice kirlenmiş, halkına yabancılaşmış rejimlerin tek desteğinin ABD olduğunu görüyoruz. Bu uydu rejimler, bu kompradorlaşmış rejimler, A.B.D.'ne tutunarak, A.B.D.'nin politikaları doğrultusunda İsrail'i İslam dünyasına hazmettirmeye çalışıyorlar. Bunda başarılı olup olmadıkları ayrı konu. Ama şöyle bir nokta da var; diğer islamî cenahlarda da bir görüş birliği, yani adına radikal denilen gruplar da İsrail karşıtlığını, Amerika karşıtlığını söylem düzeyinde tutuyorlar. Bu ciddi bir mücadele programına çoğu zaman dönüşemiyor. Çünkü bu rejimlerle binbir türlü ilişki içerisindeler. Özellikle bu rejimlerle anti-komünist histeri döneminde yaptıkları işbirliğinin kendilerine getirdiği önemli bir takım problemler var. Bu problemleri halen aşabilmiş değiller. Dolayısıyla Amerika'dan kopamıyorlar. Bu İsrail'i hazmetme doğrultusunda da boş sembollere dayalı yüzeysel bir Yahudi düşmanlığının ötesine geçemiyorlar. İsrail'in aynı zamanda bölgede siyonizmin dışında küreselleşmenin önemli finansal odaklarından birini oluşturmaya aday bir yapı olduğunu algılamayı istemiyorlar. Kendi ülkelerindeki siyonist sermaye ile mesafeyi açamıyorlar ve hatta giderek bunlardan bazıları siyonist sermaye ile eğitim alanında işbirliği yapabiliyor. En fazlası boş bir Yahudi düşmanlığı söyleminin, bir Yahudi kapitalizmi demagojisinin ötesine geçemiyorlar. Emperyalist kapitalist sistemle bütünleşmiş bir siyonizm algılamaları yok. Bunların emperyalizmle problemleri doğru bir algılamaya dayanmıyor. Hele Türkiye bu açıdan son derece problemli. Eğer böyle giderse, sistem müslümanlara başörtüsünü verecek ve karşılığında dinlerini alacak. Durum bunu gösteriyor ve iş öyle bir hale geldi ki, Türkiye'de artık Filistin dayanışması veya Irak'taki işgalle dayanışma bir iç politika tüketim malzemesine dönüşmüş vaziyette. Giderek içi boş bir ritüel olmanın ötesinde islamcılar açısından kalıcı bir anlam taşımıyor. Mesele bu. Ilımlı islamla radikal kabul edilen islamın kesişme alanlarını böyle değerlendirmek lazım. Çünkü her iki kesimde ortak entelektüel gruplardan yararlanıyor. Onların kavramlar bagajını birbirinden ayrışmamış, bu ölçüde hakikaten organik aydın konumuna gelmemiş entelektüel topluluklar oluşturuyor. Bunların samimiyetinden kuşku duymak için de elbette birçok neden var. Yani ABD'nin bölgeye yönelik ılımlı islam projesi, ABD'nin gücünden kaynaklanmıyor. İslamcıların ABD ile zamanında kurduğu bağlantıların bugün önlerine gelen fatura ve temeldeki güçsüzlükten kaynaklanıyor. Ilımlı islam projesinin anayasasının patenti Washington'dur. Bosna-Hersek'te gündeme getirilen anayasal mimari tamamiyle Washington patentlidir.

  Sömürge altı statüyü, Bosna-Hersek için federatif yapı çerçevesinde ortaya koymuştur. Orada temsilciler ne derse o oluyor, dışarıdan atanan temsilciler. A.B.D.'nin genişletilmiş Ortadoğu olarak algıladığı sınırları, Balkanlardan Körfeze kadar uzanan ve Kafkasya'yı da kapsayan alan için konfederatif, birbirinden yalıtılmış, küçültülmüş, islamın öz değerlerinden uzaklaştırılmış ılımlı bir islami devletler konfederasyonu projesi var. Bu projeyi yürütmek, ABD açısından o kadar da kolay değil. Çünkü ABD kadiri mutlak bir güç değil. ABD, Irak'ta, Filistin'de halkların direnişinden ciddi ölçekte yara almış vaziyette. ABD artık stratejik temelde politika geliştirmekten bile aciz durumda. Bölge ülkelerinin gündemine mücadele girmiştir artık. Bölge ülkelerindeki mücadele potansiyeli, bugüne kadar ki disiplinsiz, programsız niteliğinden uzaklaşıp, emperyalizmi yenilgiye uğratacak tarzda kaynakları, jeopolitiği, stratejiyi ve askerlik bilimini tüm uygulamalarıyla temel alabilecek bir safhada. Bunu belki Türkiye için bu kadar rahat söyleyemeyiz ama, bölge ülkelerinde bunun artık ipuçlarını görüyoruz. Çünkü son derece kalıcı, sökülüp atılamayan baskılar karşısında boyun eğmeyen çok ciddi bir mücadele altyapısı Filistin'de de, Irak'ta da, başka bölge ülkelerinde de mevcut.

  . Tuncay: Evet Suat. Bu söylediklerin zaten ülkemizde şu anda da varolan gerçekleri de ortaya koyuyor, yürütülen projeleri de ortaya koyuyor. Fakat son zamanlarda gündeme gelen bir konu var, bu söylediklerin ekseninde üstüne gitmek istiyorum, psikolojik harp meselesi. A.B.D., Irak işgalinde psikolojik harp yürütmeye çalıştı elinden geldiği kadar. Hatta bugün bile gazetelerde şu var, “Bush, kendi ülkesine dönen tabutları saklamaya çalışıyormuş”. Yürüttükleri psikolojik harpte yara alabilecekleri korkusuyla. Bu psikolojik harp yeniden niye böyle belirleyici bir hale geldi, tartışılır bir hale geldi? Ülkemizde MGK'nın tanımını yeniden yapmaya çalışırlarken bu psikolojik harp meselesi üstünde fazlasıyla durmaya başladılar. Hatta valiliklere bile bazı genelgeler yolladılar. Bu genelgelerde psikolojik harp bürolarının kurulması da vardı.

Suat Parlar: ABD Irak'ı işgal ettiği süreçte bir stratejik etki merkezini kurduğunu açıkladı. O stratejik etki merkezinin dünyanın dört bir yerinde ABD'nin çıkarlarıyla uyumlu gazetecilere kaynak aktaracağı söylendi. Daha sonra tepkiler üzerine geri çekildi ama, ABD aslında hep yaptığı, bütün tarihi boyunca da gizlemeye gerek duymadığı bir çalışmadan söz ediyor, stratejik etki kapsamı çerçevesinde. CIA dünyanın dört bir yanında hep gazeteci satın aldı. Buna Türkiye de dahil. Bazı gazetecilere bordrosundan maaşlar ödedi. Bazılarına dolaylı olarak yerel istihbarat örgütlerini kullanarak bir takım paralar ödedi. Psikolojik savaşın böyle bir yönü vardı ve üzerine stratejik etki merkezinin yürürlükten kalktığı söylendi ama, bunun bir kere telaffuz edilmiş olması bile son derece önemlidir. Soğuk savaş döneminde dünyanın dört bir yanında psikolojik savaş aygıtları meydana getirildi. ABD'de başlangıçta bu bir devlet faaliyeti olmanın ötesinde özel sektör tarafından yürütülüyordu. 1947'den itibaren ABD'de işveren kuruluşlarının yılda 1 milyar dolarlık fonu anti-komünist propaganda faaliyeti için ayrıldı. Daha sonra gladyo örgütlenmesiyle birlikte tüm müttefik ülkelerde güçlü bir soğuk savaş, psikolojik aygıtı kuruldu. Merkez her zaman için Brüksel, yani Nato karargahı ve Washington'dur. Bu aygıtları Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra değiştirdiler. Yani ABD'nin yeni stratejik ihtiyaçlarıyla uyumlu ölçekler içerisinde yeni yapılanmalara gittiler. Türkiye o dönemde zaten çok ciddi bir süreçten geçiyordu. “Düşük yoğunluklu çatışma” konsepti yürürlükteydi. Türkiye aynı zamanda kendi ihtiyaçlarını da karşılayacak tarzda bir organizasyona gitti. Milli Güvenlik Kurulu genel sekreterliği çerçevesi içerisinde örtülü fonları, gizli yönetmelikleri, gizli kadroları olan bir oluşuma gidildi. Yani Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği kapsamında, kendi ülkesinde psikolojik savaş yöntemlerini uygulayan bir kurumla karşı karşıya kalındı. Son dönemde de aniden bir kampanya başlatıldı MGK'ya yönelik olarak ve bu kampanya çerçevesinde de bizim yıllardan beri dile getirdiğimiz, kitaplarımızda defalarca yazdığımız bazı bilgiler yeniymiş gibi sunuldu. Oysaki bu bilgiler 8-9 yıldan beri dolaşımdaydı. Ancak bazı gazeteler, özellikle belirli bir basın holdingine dayalı olan kuruluşlar bunu gündeme getirdiler. Şimdi şöyle değerlendirmek lazım; eğer bilinen bir kurum üzerine bu ölçekte gidiliyorsa yenisi oluşturuluyor demektir

  Yani, yeni bir psikolojik harekât merkezi kuruluyor, karargah yer değiştiriyor demektir. Biz bu yapılanmanın yeni şifrelerini önümüzdeki dönemde çözeriz. Ama eskisinin işlevini tamamladığı yeni bir teknolojiyle ve anlayışla örgütlendiğini görüyoruz. Bunların basınla ilişkilerinde de bazı değişiklikler yaşanması doğal. Bu yeni yapılanma çerçevesi içerisinde; ABD'nin Türkiye'ye on milyarlarca dolarlık kredi önerdiği, bu konuda gizli anlaşmaların olduğu, eğer 1 Mart'ta tezkere çıkmış olsaydı, Türkiye'nin altın bir çağa açılacağına dair bazı metinlerin de gündeme getirildiğini gördük. Bu da psikolojik savaşın bir parçasıdır. Üstelik bunu yaparken bugüne kadar güvenilirliği üzerinde çok fazla kuşku duyulmayan gazetecileri kullandılar. Ki bir çıkara dayandığını da hiç düşünmüyorum. Hakikaten onların eline bazı belgeler gelmiştir, onlar da bu belgeleri doğru sayarak gündeme almışlardır. Bu ölçekler içerisinde mali krizde bulunan bir Amerikan ekonomisinin, Türkiye'ye 55-56 milyar dolarlık bir kredi vermesi zaten mümkün değil. Kaldı ki 1970'lerin ikinci yarısından itibaren, Türkiye'nin stratejik önemini pazarlayarak kendinden kredi almasının önüne geçmek için birtakım tedbirleri gündeme getirmişti.

   ABD'nin bu ölçeklerde kredi vermesi düşünülemez. O zaman ABD'nin aynı zamanda ekonomik sorunlarını çözme adına müttefiklerini bastırma adına büyük maliyetleri göze alarak Irak'a girmesinin anlamı ne? Yani çok tuzu kuru bir ABD'den söz etmek mümkün değil. Dolayısıyla bu rakamlar hiçbir mesnedi olmayan rakamlar. Dolayısıyla psikolojik savaşla bağlantısını doğru değerlendirmek gerekiyor. Psikolojik savaşın işleyişi üzerine, bu Irak'ın işgali sürecinin Türkiye'deki yansımaları bize inanılmaz ölçeklerde bir yöntemsel açıklıklar sundu. Bu savaşın uygulama şekli ve bu savaşın kadrolarına dair yöntemsel açıklıklardı bunlar. Ama, dediğim gibi yeni bir merkez oluşturuluyor, bu merkez çerçevesinde de valilere bazı yetkilerin verilmesi başbakanlık kriz yönetim merkezinin bu işin yeni karargahlarından biri olacağını gösteriyor. Çünkü kriz yönetimi çerçevesi içerisinde valilerin olağanüstü yetkileri kullandığını biliyoruz. İllere yayılacak ölçeklerde bir psikolojik savaş, elbette ki bir karargahtan bağımsız olarak düşünülemez. Bu karargah da başbakanlık kriz yönetim merkezi olacak. Bu gayet açık. Psikolojik savaşın birçok aracı var; bu araçlar arasında biz futboldan tutalım da basın sektörüne, magazine kadar birçok alanı işaret edebiliriz. Buna üniversiteler de dahil. Onun yanı sıra bazı haberlerin veriliş tarzı, bazı röportajların veriliş tarzı, bunların zamanlamaları da Türkiye'de psikolojik savaşın yöntemleri konusunda önemli açıklıklar sunuyor. Örneğin; şu dönemde Türkiye'de su meselesini kimse tartışmıyor, petrol meselesini kimse tartışmıyor, Türkiye'de ABD'nin istihbarat faaliyetleri fazlaca gündeme getirilmiyor. Ama ne görüyoruz; “Abdullah Öcalan mit ajanı mıydı, değil miydi”. Şimdi Kürt sorununun Türkiye'de boyutlarıyla ele alınması gereken bir dönemde bazı tartışmaların bu doğrultuda kapatılması bile üzerinde durulması gereken bir psikolojik savaş yöntemidir. Çünkü Abdullah Öcalan'ın mit elemanı olup olmaması o kadar da önemli değil. Burada söz konusu olan Türkiye'nin ve bölgenin geleceğiyle ilgili çok kapsamlı politik, askeri, ekonomik boyutları olan bir sorun. Bunun gazeteci mantığı çerçevesi içerisinde değerlendirilmeye çalışılması ve büyük bir analizmiş gibi sunulması, aslında, psikolojik savaşın belli konularını belli mantık dizgeleri içerisinde tıkamasının bir sonucu ve Türkiye'de artık psikolojik savaş kadroları özellikle basında daha da açık hale gelmiştir. Örneğin; MİT’e bağlı bazı ajanslarda, bazı gazetecilerin ne olduğu sorusu, bence bugün gündemdedir. 70'li yıllarda MİT'in yan kuruluşu olarak çalıştığı iddia edilen bazı ajanslarda veya gazetelerde, gazetecilerin ne işi olduğu sorulmalıdır. Ancak bu soruyu sorarken yüzeysel bir cevaptan ziyade, bir analizin yapılması, bunun gerekçelerinin iyi değerlendirilmesi ve bugünden yarına psikolojik savaşın yöntemlerini çözümleme anlamında bir hazırlığın yapılması önemlidir. Psikolojik savaşın bir diğer boyutunda da enformasyon savaşı duruyor. Bu doğrultuda internet de bir araç olarak kullanılıyor. Türkiye'de müthiş bir bilgi kirlenmesi var. Çünkü inanılmaz ölçüde bir enformasyon bombardımanıyla, birçok bilgi sureti alttan görünerek ama, dezanformasyon kalıpları içerisinde çarpıtılarak insanlara aktarılıyor. Psikolojik savaşın böyle bir boyutu da var. Ama, en önemlisi tarafsızlık görüntüsü altında birleştirilen yöntemle. Bakın basında her zaman için İsrail'in misillemelerinden sözedilir ama, hiç Filistin misillemesi duyamazsın. Yani İsrail sanki sınırları belli, toprak bütünlüğü olan, hukuken tanınmış sınırlara sahip bir devletmiş gibi işgal altındaki topraklarda adam öldürür. Karşılığında, Filistinliler meşru müdafaa haklarını kullanıldıklarında bu misilleme olmaz. Fakat Filistinlilerin, onlara yönelik doğru temeldeki kurtuluşçu şiddet hareketleri, İsrail'in misillemesini davet ediyormuş gibi veriliyor ve bunu yapanlar da tarafsızlık görüntüsü altında yaparlar. Bunlar son derece merkezi yürütülen faaliyetlerdir. Psikolojik savaşın ciddi kodları vardır. En önemlisi de basın içerisinde, televizyonlarda oluşmuş haber süzgeçleri, yorum süzgeçleri vardır. Bu sadece bazı yönergelerin aktarılması anlamında değil, çok ciddi bir oto sansürün de gündemde tutulması anlamında kendini gösterirler. Demin verdiğiniz misilleme örneği önemlidir. Bu misilleme örneği, İsrail'in devlet, Filistinlilerin ise aslında terörist ve şiddet yanlısı bir topluluk olduğunu devamlı olarak gündemde tutulan bir bilgi bombardımanı türüdür.

   

Y. Tuncay: Psikolojik harbin diğer bir yönü de var. Ekonomiye doğrudan etki ediyor. Biliyorsun ki psikolojik harp adına yapılan şeyler, borsada sürekli hareketlere neden oluyor. Fakat son dönemde senin üzerinde durduğun bir şey var, benim de dikkatimi çekti. “Dolar”ın ve “Euro”nun birbirine karşı olan hareketleri. Bu hareketlerden bize biraz bahseder misin? Irak işgalinde de çok önemli yeri var bunun.

Suat Parlar: ABD dünyanın en borçlu ülkesi. ABD, şu anda 9 trilyon dolar borç altında. Banknot matbaasını çalıştırarak ayakta duruyor. Ama o banknot matbaasının nasıl çalıştırıldığı da çok önemli. Dünyanın başka bir ülkesi böyle açık çekler yazamaz. Ama ABD, karşılığı olmayan açık çekler yazabiliyor. Neden? ABD'nin gizli yumruğu sayesinde. ABD'nin gizli yumruğu hava, kara, deniz kuvvetleri ve sahip olduğu muazzam nükleer stok. Yani yılda 700 milyar dolara varan ölçeklerde muazzam bir silahlanma, askeri proje harcaması tek başına gerçekleştirebileceği bir boyut değil. ABD bunu şu şekilde yapıyor; dünya halklarını soyarak. Bunu yapmak zorunda da. Başka türlü doların dünya üzerinde rezerv para olarak, dolaşımdaki para olarak varlığını, hegemonyasını sürdürmesini sağlayamaz. ABD'nin rakibi kim? Meseleye böyle baktığımızda, hem Japon Yen'i, hem de Euro ile Dolar ölçeğinde bir çatışmaya sürüklenmesi kaçınılmaz. Çünkü A.B.D. bu 9 trilyonluk kaynağı ağırlıklı olarak zengin müttefiklerinden elde ediyor. Gerçi şu söylenebilir; “Amerikan ekonomisinin sağlıklı yürümesi veya finansal krize girmemesi Japonya ve Avrupa Birliği açısından da önemlidir” denilebilir. Ama, mesele bu kadar basit değil. Çünkü Japonya bir "Yen bölgesi" oluşturmaya çalışıyor. Almanya ve Fransa bir "Euro bölgesi" oluşturmaya çalışıyorlar ve giderek bu bölgeleri de yayma mücadelesi içerisindeler. Emperyalizm bilindiği gibi rekabetsiz yürümez. Emperyalist bloklar kendi aralarında ekonomik ve ticari rekabetlerini sürdürürler. Şu anda bir askeri rekabetten söz etmiyoruz ama, bir ekonomik ticari rekabet sözkonusu. A.B.D. ne yapıyor? Şunu yapıyor: doların diğer para birimleri karşısında gücünü korumak adına, sürekli askeri güç gösterisi yapıyor. Buna merkantilist bir emperyalizm demek mümkün. A.B.D. bu kaynak akışını güvence altında tutmak için sürekli askeri güç gösterisinde bulunurken, çok rahat zafer garantisi veren zayıf düşmanlara yöneliyor. Granada, Panama, işte onların değerlendirmesine göre Irak... Ki burada Irak'ın boğazlarına oturan bir lokma olduğunu öğrendiler. O kadar kolay sindiremeyecekler Irak'ı. Zafer garantisi olduğunu düşündüğü askeri açıdan büyük bir yıpratma savaşından sonra gelip işgal ettiği ülkeleri değerlendiriyor. Bunlar aynı zamanda kendi müttefiklerine yönelik gözdağıdır. Yani bugün Körfez'den, petrolünün %90'ını sağlayan Japonya veya %54'ünü sağlayan Almanya düşünüldüğünde, Fransa'nın bu bölgeden petrol ithalatına bağımlılığı düşünüldüğünde, A.B.D.'nin gelip bu bölgeye Körfez'e yerleşmiş olması ve aynı zamanda bu güçlere yönelik olarak petrole dayalı bir veto yetkisini elinde tutmasıyla bağlantılı. Bu veto yetkisi dünyanın paylaşımında A.B.D.'nin çizdiği hegomonik sınırlar çerçevesi içerisinde Japonya, Almanya, Fransa'nın hareket etmesi. Yani 2.sınıf emperyalist güç konumunu kabul etmeleri. Onlar da sahip oldukları ihracat kapasitesine, teknolojik atılım boyutuna ve bunun yanı sıra rekabet avantajlarına dayanarak, A.B.D. karşısında güçlerini gösteriyorlar. ABD askeri açıdan bir dev olmakla beraber, kapasitesi açısından, ekonomik açıdan giderek bir cüceye dönüşüyor. Çünkü 9 trilyon dolar borcu olan bir ekonomi uzun zaman kendi üretim dokusunu tahrip etmeden varlığını sürdüremez. Böyle bir ekonominin geleceği karanlıktır. Dolayısıyla, Euro ile Dolar arasında böyle çatışmalı bir süreç var. Irak'ı işgali, aynı zamanda dünya para sistemi üzerindeki hegemonyasını korumakla bağlantılı. Çünkü Saddam Hüseyin, ABD açısından hiç bağışlanamayacak bir suç işledi; Birleşmiş Milletler'de bulunan, petrol karşılığında elde edilen dolarlarını Euro’ya çevirdi ve bunlarla %17 oranında bir kâr elde etti. Söz konusu olan 10 milyar dolarlık bir rakam ve 1 700 milyon dolar civarında bir kâr elde etti. Irak örneğini başka ülkeler de izlediler. İran, yine petrolden elde ettiği gelirleri rezerv para olarak Euro ile tutmaya başladı. Bu akım Malezya'ya da yayıldı. Kuzey Kore belki çok önemli bir güç değil ama, Kuzey Kore'de Euro’yu bu anlamda kullanacağını açıkladı. Yani sepetteki çürük elmalar çoğaldı ama, sepetteki en çürük elma Irak'tı. Yani Saddam Hüseyin'in böyle bir çıkış yapması ve bunun etkilerini göstermesi önemliydi. Belki çok kısa bir vadede dünyanın dört bir yanında bu tip alım-satımları özellikle petrol alım satımında euro kullanılmayacaktı. Ama OPEC ülkelerinin buna yönelmesi ve buna Fransa ile Almanya'nın destek vermesi, ABD açısından çok büyük bir hegomanya problemi yaratıyordu. ABD bu problemini çözme adına Irak'a müdahalede bulundu. Yani Japonya, Almanya ve Fransa'ya karşı gene o meşhur petrole dayalı veto yetkisini elinde tuttuğunu gösterdi. “Sizin kaynaklarınız, sizin enerji kaynaklarınız benim kontrolümdedir, bunun için her türlü askeri güç gösterisini yaparım” dedi. Bunun Euro-Dolar rekabeti bağlamında böyle bir çerçevesi var. Önümüzdeki süreçte, bu Euro’ya geçiş anlamında başka örnekler de göreceğiz. Venezuela önemlidir. Venezuela rezerv olarak Euro tuttuğunda, petrol faturalarını Euro üzerinden gerçekleştirdiğinde, ABD açısından çok büyük bir yenilgi ortaya çıkacak. Çünkü ABD, Euro doktrini çerçevesinde, Avrupa'nın, Amerika kıtasının işlerine karışamayacağını varlık temeli saymıştır. Hatta Monroe doktrininin genişletilmesi, Ortadoğu'nun da Monroe doktrini çerçevesine alınması söz konusuyken, Venezuela'da böyle bir yenilgiye uğramayı kabul edebilir mi? Venezuela'da darbe düzenlemesinin, CIA'in en büyük gerekçelerinden biri budur. Bir diğer gerekçe de Baltık ticaretidir. Yani Venezuela devlet başkanının Küba ile ve diğer Orta Amerika, Latin Amerika ülkeleriyle petrol karşılığında gerçekleştirdiği nakite dayanmayan ticareti, Amerika açısından sorun. Mesele böyle bir çerçevede ele alındığında, Venezuela'nın, Irak'ın, aynı zamanda OPEC’in kuruluşunda en fazla çaba sarfeden güçler olduğu, birbirleri ile petrol politikaları anlamında bazı uyum noktalarının bulunduğu ve hatta petrol açısından ortak bir tarihsel geçmişe sahip olacak tarzda dayanışmalar gösterdiği bilinir. Böylelikle Irak'la, Venezuela'daki darbe sürecinin eş zamanlı gelişimi daha da iyi anlaşılıyor. Buna bir de Euro ile Dolar arasındaki çatışmanın getirdiği dinamik eklenirse, ABD'nin, Irak'ta bulunuşunun kendi hegemonya kriziyle bağlantılı olduğu daha da netleşiyor. Bu sadece bölgenin kaynaklarının kontrolü veya İsrail'i duraklatmaya dönük askeri bir girişim değildir. Bunun dünya ölçeğinde sonuçları vardır. Japonya, Fransa ve Almanya petrol ihtiyaçlarını buradan karşılıyorlar. ABD açısından bir veto yetkisi oluşturuyor, bu veto yetkisini işgalle kullanıyor, borçluluğunu devam ettirecek tarzda stratejik bir alanı ele geçirmiş oluyor. Çünkü birim paranın dünya ölçeğinde hegemon para olması, rezerv para olması, dolaşımın o para çerçeve

İLETİŞİM edebiyatokyanus@gmail.com  
   
Reklam  
   
edebiyatokyanus 373188 ziyaretçi (713133 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=